yorumlar: 0
Bana bir Coca Cola, böceksiz olsun lütfen!

Yazan: Doruk Somunkıran

Aşağıdaki video yılın “Abartma Tozu” ödüllerinden birkaçını rahatlıkla silip süpürecek nitelikte. Fazladan yedi dakikanız varsa izleyin, tavsiye ederim. Yoksa izlemeyin, aşağıda özeti var zaten.

Get the Flash Player to see the wordTube Media Player.

Videonun özetine geçmeden önce, neden bana bu kadar çarpıcı geldiğini anlatayım. Elektronik posta kutumuzu dolduran her türlü yalan yanlış bilgiyi araştırma zahmetine girmeden sağa sola forward edenler yetmiyormuş gibi, bir de oturup bunlardan slayt gösterileri hazırlayanlar çıktı şimdi karşımıza. Düşünün: insan 15 dakikalık bir araştırmayla doğruları öğrenmek dururken 1-2 saatini harcayıp yanlış bilgiler içeren bir slayt gösterisi hazırlayabilir mi? Hazırlıyor işte.

En komiği de videoda benimsenen “saat 8 ana haber bülteni” üslubu. En başta “Yorumu tamamen size bırakıyorum” dedikten sonra yapımcı 1.5 dakika boyunca bizi yorum bombardımanına tutuyor, tutuyor, neyse sonunda habere geçiyoruz. O da posta kutumuza yaklaşık 3 yıl kadar önce düşmüş olan hikaye:

İddialar

Türkiye’de, belki dünyada ilk kez, Coca Cola’nın gizli tutulan içeriğinin açıklanması için mahkemeye gidilmiş, bunun üzerine Coca Cola “gizli sırrını” açıklamış (güzel Türkçemiz!). Bir de ne görelim? Coca Cola özütü diye gizli tutulan formül aslında bir böcek çeşidinin ezilmesiyle elde edilen sıvıymış.

Değerlendirme

Öncelikle şunu belirteyim: Ben Coca Cola içmiyorum. Zararlı olduğu için. Ama bu zararın böcekle falan ilgisi yok; yüksek asidite dişlere zararlı, yüksek fruktoz içerikli mısır şurubu da kilo yapabilen ve şeker hastalığına yol açabilen birşey.

Böcek konusuna dönecek olursak, Coca Cola’nın renklendirilmesinde gerçekten de cochineal adı verilen bir böcekten elde edilen ve karmin adı verilen gıda boyası kullanılıyor. Karmin gıda literatüründe E 120 olarak numaralandırılıyor ve Coca Cola’nın yanısıra salam-sosis gibi et ürünlerinde, hazır reçel ve marmelatlarda, soslarda, kek ve kurabiyelerde, süt ürünlerinde ve şekerlerde kullanılıyor.

Karmin aslında gıda teknolojisi açısından ileri bir adım sayılabilir, çünkü doğal bir boya olduğu için yapay gıda boyalarına göre yan etkileri çok daha az. Kozmetikte de kullanılan karmin, göz ürünlerinde bile kullanılmasına izin verilecek kadar yumuşak ve zararsız bir madde.

Yukarıdaki video ve onun kaynak aldığı mesajlardaki yanlış bilgilendirme bu noktada başlıyor: Birincisi, karmin Coca Cola’nın formülünde yer almakla birlikte, bu formülün “gizli” bir unsuru değil. 80′li yıllara kadar yapay boyalarla renklendirilen Coca Cola sonraki yıllarda bu doğal boyayla renklendirilmeye başlanmış. İkincisi, bu maddenin kullanılması videoda iddia edildiği gibi sağlığı tehdit eden bir durum değil.

Coca Cola veya herhangi bir diğer gıda ürününde karmin kullanılması dört nedenle sorun yaratabilir:

  1. Dini nedenler: Böcek yemek haram olduğu ve gıdanın içinde az da olsa böcek katkısı bulunduğu için, bu gıdaların tüketilmesi dinen sakıncalı olabilir.
  2. Vegan/vejeteryan rejimine aykırılık: Gıda ürünü az da olsa hayvansal katkı içerdiği için bu rejimleri benimseyenlere uygun olmayabilir.
  3. Tıbbi nedenler: Karmin’e alerjik bünyeye sahip kişilerin tüketmesi sakıncalı olabilir.
  4. “Göz görmeyince gönül katlanıyordu ama şimdi boğazımdan geçmez” faktörü: Eh, kıyısından da olsa böcek bulaşmış bir ürünü duygusal nedenlerle tüketmek istemeyebilirsiniz. Anlayabiliriz bunu.

Videonun sonunda bir de “bonus” bölüm var. Eğer o noktaya kadar hala tereddütteyseniz son öldürücü darbeyi indirmek ve sizi ömür billah bu içecekten uzak tutmak üzere tasarlanmış olan bu bölümde, daha bile eski bir email mesajına atfen, 23 yıl Coca Cola fabrikasında çalışmış bir adamın deneyimlerini paylaşma şansı elde ediyorsunuz. Adamın dediğine göre, kola yapımında kullanılan meyankökünü fareler de çok severlermiş, o yüzden fabrikadaki meyankökü yığınlarının içinde fareler cirit atarmış. Kimsenin onları ayıklayacak veya kovalayacak vakti olmadığı için meyankökü kepçelerle alınıp temizlenmeden preslenirmiş. Sonra arada göze çarpan fare parçaları ayıklanırmış (adamlar bütün fareyi ayıklamanın preslenmiş fareyi ayıklamaktan çok daha kolay olduğunu 23 yıl boyunca çözememişler). Bu arada farenin ayıklanamayan her türlü parçası ve türevi preslenmiş meyanköküne, dolayısıyla ondan üretilen Coca Cola’ya karışırmış.

Videoda ilginç bir şekilde, cochineal hakkındaki vikipedi makalesine de gönderme yapılıyor ve “bütün bunların” orada da doğrulandığı belirtiliyor. Oysa orada da vurgulanan, karmin’in birçok gıda maddesinde kullanılan oldukça zararsız bir boya maddesi olduğu.

Tamam, insan Coca-Cola’nın zararları hakkında bilgi vermek ve duyarlılığı artırmak isteyebilir ama tıbbi olarak kanıtlanmış o kadar zararı dururken böceklerden, farelerden medet ummanın anlamı var mı? Yoksa ortada yanlış bilgilendirmeyle toplumsal panik yaratmaya yönelik bir çaba var da ben mi espriyi anlamıyorum?

Doruk Somunkıran tarafından 7 Nisan 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.20)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Deprem aldatmacaları

Yazan: Doruk Somunkıran

Deprem kadar sansasyonel bir konu, yanlış bilgilendirme trafiğinin dışında kalabilir mi? İster inanın ister inanmayın, böyle yaşamsal bir konuda dahi, insanları tehlikeye atabilecek, bilimsellikten uzak kandırmacalar ortalıkta dolaşıyor ve internetin etkisi sayesinde milyonlarca insan bu yanlış bilgileri okuyor. İşin aslını astarını araştırma refleksi gelişmemiş olanlar, bunları olduğu gibi kabul ediyor. Bu kişiler, aşağıda aktaracağım mesajda söylenenleri doğru belleyip deprem sırasında uygulamaya kalkışırlarsa bunun bedeli çok ağır ödenebilir; sonuçta burada bahsettiğimiz aldatmaca, teneke kutuların üstündeki fare pisliği gibi “zararsız” bir aldatmaca değil.

Yıllardır tüm dünyada milyonlarca insanın email kutusuna ulaşmış olan bu son derece tehlikeli mesajı inceleyelim. Tam da 1-7 Mart Deprem Haftasında…

Adım Doug Copp. Dünyanın en tecrübeli kurtarma birimi Amerikan Uluslararası Kurtarma Ekibinin Kurtarma şefi ve afet olayları müdürüyüm. Bu makaledeki bilgiler bir deprem anında hayat kurtaracaktır. 875 yıkılmış binaya sürünerek girdim, 60 ülkeden kurtarma ekipleriyle çalıştım, birçok ülkede kurtarma ekipleri oluşturdum ve çok sayıda ülkede birçok kurtarma ekibinin üyesiyim. 2 Yıl boyunca birleşmiş milletler felaket “azaltma” uzmanıydım. 1985′ten beri aynı anda gerçekleşenler hariç dünyadaki bütün büyük felaketlerde çalıştım.

Doug Copp oldukça şaibeli biri. Kurtarma şefi olduğunu iddia ettiği Amerikan Uluslararası Kurtarma Ekibi (American Rescue Team International, kısaca ARTI) hiçbir kurtarma operasyonunda resmi olarak görev almadığı gibi, “ekipte” Copp’tan başka kim(ler)in yeraldığı da belli değil. Ekibin web sitesi son derece amatörce hazırlanmış, kurumsallıktan uzak ve Copp hakkındaki iddialara doğrudan değinmeden sadece “ekibin” ne çok iş yaptığını kanıtlamaya çalışıyor. Copp’un Birleşmiş Milletler uzmanı olarak görev aldığı da Birleşmiş Milletler tarafından yalanlanmış.

1996′da benim hayatta kalma metodumun geçerliliğini ortaya koyan bir film yaptık. Türk hükümeti, İstanbul belediyesi, İstanbul Üniversitesi, Case yapımcılık ve ARTI bu pratik ve bilimsel testin filme alınmasında işbirliği yaptılar. İçinde 20 maket (mannequis) olan bir okulu ve evi yıktık. On maket “çömel ve korun” metodunu uygularken, 10 maket “hayat üçgeni” metodumu uyguladı. Tasarlanmış yıkımdan sonra görüntüleri filme almak ve sonuçları belgelemek için enkazı geçip binaya girdik. Bina yıkımlarında oluşabilecek şartlar dâhilinde direkt olarak gözlemlenebilen ve bilimsel şartlar altında hayatta kalma tekniklerimi uyguladığım film “çömelip korunan/saklanan” kişiler için hayatta kalma şansının sıfır olduğunu ortaya koydu. Hayat üçgeni metodumu kullananlar için hayatta kalabilme şansı yaklaşık olarak % 100 oldu.

Bu deney ve onu görüntüleyen film gerçekten yapılmış. Ve gerçekten Copp’un iddia ettiği gibi, “çömel ve korun” yöntemine göre şekil verilen mankenler ağır hasar alırken, “hayat üçgeni” yönetmine göre yerleştirilen mankenler zarar görmemiş. Fakat Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, İstanbul Afete Hazırlık Eğitim Projesi’nin Yöneticisi olarak görev yapan Marla Petal’ın belirttiği gibi, bu deneyde daha önceden yıkılması kararlaştırılmış olan bir bina kullanılmış. Binaya mankenler yerleştirilmiş ve sonra binanın taşıyıcı sütunları çekilerek bina yıkılmış. Dolayısıyla bu yıkım deprem sırasında oluşan koşulları yaratan bir simülasyon değilmiş. Herhangi bir ön sarsıntı olmadan bina olduğu yere çöküvermiş. Dolayısıyla bu yapay koşullar altında başarılı olan bir yöntemin, gerçek deprem koşullarında aynı güvenlik düzeyini sağlayacağını iddia etmek çok tehlikeli ve bilimsellikten uzak.

Peki nedir bu “yaşam üçgeni”? Copp’un kaleminden okumaya devam edelim:

Basitçe ifade edilirse, binalar yıkılırken, objelerin üzerine düşen tavan ağırlığı veya içerideki mobilyalar bu nesnelere çarparken yanlarında bir yer, boşluk bırakırlar. Bu boşluk benim “hayat üçgeni” dediğim alandır. Nesne ne kadar büyük ve ne kadar dayanıklı olursa daha az ezilecektir. Nesneler ne kadar az ezilirse boşluk ve bu boşluğu kullanan kişinin yaralanmama olasılığı o kadar artar. Bir dahaki sefere televizyonda yıkılan bina izlerken gördüğün üçgenleri say. Her yerdeler. Yıkılan bir binada göreceğiniz en yaygın biçimdir.

Burada tüyler ürpertici bölüm “nesne ne kadar büyük ve dayanıklı olursa” kısmı. Deprem sırasında, mekanda bulabildiğimiz en büyük ve dayanıklı nesnenin dibine sığınmamız öneriliyor. Böylece tavan çöktüğünde o nesne, tavanın çöken kısmı ve yerin çökmeyen kısmı arasında oluşacak üçgen bölgede emniyette kalabileceğiz. Fakat bu önerinin ve yukarıda bahsedilen deneyin gözönünde bulundurmadığı çok önemli nokta, deprem esnasında bu tür büyük ve dayanıklı nesnelerin insanların üzerine devrilme riskinin çok yüksek olduğu. Tavan çökerse bizi koruyacağını ümit ederek yanına sığındığımız bu nesne üzerimize devrilebilir.

Amerikan Kızıl Haç kurumu Afet Eğitim Birimi Müdürü Rocky Lopes tarafından yapılan bir açıklamada, konuya daha da farklı bir yaklaşım getirilmiş. Lopes, Copp’un deney ve gözlemlerinin Türkiye ve Meksika gibi ülkelerde yaşananlara dayandığını, ABD’deki bina standartlarının ise o ülkelerdekinden çok farklı olduğunu belirterek, “o ülkelerde binalar depremde kendi üzerlerine çöküyor olabilir, ama ABD’de standartlar çok daha farklı. Burada tavan üzerinize çökmez. Dolayısıyla depremde önceliğiniz kendinizi tavanın çökmesinden korumak değil, üzerinize devrilebilecek nesnelerden korunmaktır” diyor, özetle. Tam da Copp’un gidip yanına sığınmamızı tavsiye ettiği türden nesneler bunlar…

Türkiye ile ABD arasındaki inşaat standardı farklılıklarına rağmen, Marla Petal yukarıda bahsettiğimiz çalışmasında “yaşam üçgeni” yönteminin Türkiye için de son derece tehlikeli olduğunu ayrıntılarıyla anlatıyor. Aynı şekilde Copp’un bazı diğer önerilerinin de (binanın dış duvarlarına yakın durmak gibi) bilimsel verilere dayanmadığını ve tehlikeli olabileceğini açıklıyor.

Sorunun kısmen “adam köpeği ısırdı” mantığından kaynaklandığını düşünüyorum. Buzdolabının yanında olduğu ve çöken tavanla buzdolabı arasındaki üçgende kaldığı için depremden sağ kurtulan bir kişi büyük haber olurken, buzdolabının yanında durduğu ve dolap üzerine devrildiği için ölen birçok kişi sadece kayıp listelerinde birer rakam olarak kalabiliyor. Bu konuda daha fazla veri ve bilimsel çalışma olmadan bir yöntemi % 100 başarılı veya bir diğerini % 100 başarısız diye nitelendirmek bilimselliğe de, etiğe de, vicdana da aykırı.

Peki bir insan neden böyle tehlikeli olabilecek konularda kitleleri yanıltmaya çalışır? Copp’un derdi nedir? Bunu bilmek mümkün değil, belki de söylediklerine samimiyetle inanıyordur. Fakat 11 Eylül olaylarından sonra, kurtarma çalışmalarına gönüllü olarak katıldığı, bu arada enkaz alanına izinsiz girdiği, sonra da zarar görenlere tazminat ödenmesi için oluşturulan fona başvurarak, kurtarma çalışmaları sırasında maruz kaldığı koşullar dolayısıyla sonradan hasta olduğunu iddia ettiği ve $ 650,000 tazminat aldığı biliniyor.

Doruk Somunkıran tarafından 3 Mart 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (3 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 3.67)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Hamamböceği güdümlü robot

Yazan: Doruk Somunkıran

Beyni olmayan bir yaratığı alıp ileri teknolojiyle donatılmış hareketli bir aracın kontrolünü tamamen ona bıraktığınızı varsayalım. Ortaya ne çıkar?

İstanbul trafiği? Festivalde izlediğim unutulmuş bir Japon bilim-kurgu felaket filminin senaryosu? Hayır, konumuz, sanatçı/araştırmacı Garnet Hertz tarafından geliştirilen “Karafatma Kontrollü Hareketli Robot”.

Karafatmaların gerçekten beyni yok. Onun yerine vücutlarına yayılmış ganglia adı verilen sinir merkezleri var. Bu sayede kafalarını kesseniz bile günlerce hayatta kalabiliyorlar. Günler sonra ölmelerinin yegane nedeni de, kafalarıyla birlikte ağızlarını da kaybettikleri için artık beslenememeleri ve aç kalmaları.

Bir de “Madagaskar Tıslayan Karafatması” (Gromphadorhina portentosa) denen bir tür karafatma var ki, bu yazıda bundan böyle “tıslayan karafatma” olarak anılacaktır, yetişkin hale geldiğine 8 cm büyüklüğe ulaşabilmekte ve adını tehlikede olduğunu hissettiğinde çıkardığı tıslama sesinden almaktadır. Hollywood’un emektarlarından olan bu cins, 1975 yılında çevrilen Bug filminde arka ayaklarını birbirine sürterek yangınlar çıkarmış, 1977 yılında çevrilen Damnation Alley filminde nükleer savaş sonrası kurtulmayı başaranlara dehşet saçmış ve daha yakınlarda, 1997 yılında çevrilen Men in Black filminde şimdi anmak dahi istemediğim önemli, ürkütücü ve yapışkan rollerden birini üstlenmiştir.

Karafatma Kontrollü Hareketli Robot, insanlığın bu denli topluca korku beslediği bir yaratıkla, yine topluca birgün dünyayı ele geçirip hepimizi keseceklerine kani olduğumuz robot soyunu bir araya getirdiği için fobik katsayıyı ikiye katlamayı başaran bir teknoloji harikası.

Robotun hareketini aküyle çalışan motorlar sağlıyor. Direksiyon yerine ise trackball benzeri bir donanım yerleştirilmiş; bilgisayarlarımızda yakın zamana kadar yaygın olarak kullandığımız içinde top bulunan mouse’lara benzeyen bu düzenek sayesinde, top sağa-sola ya da ileri-geri hareket ettirildiğinde, robotun da aynı şekilde hareket etmesi sağlanıyor.

Şimdi; topun üzerine tıslayan karafatmamızı yerleştiriyoruz. Karafatma, sırtındaki bir cırt-cırt (velcro) sayesinde topun üzerinde sabitlenmiş durumda. Yani yürüyebiliyor ama yürüyüp gidemiyor, sadece topu hareket ettirebiliyor. Bunu iki boyutlu bir koşu bandı ya da yarı-açık hamster cezaevi gibi de düşünebilirsiniz.

Tabii, tıslayan karafatma psikopatlık eğilimleri göstermediği sürece bu robotun dünya için ciddi bir tehlike oluşturmayacağını, zira karafatmaların ihtilaflı durumlarda içgüdüsel olarak kaçıp biryerlere saklanma eğiliminde olduklarını Hertz de farketmiş. İşte bu nedenledir ki robota pilotluk eden tıslayan karafatmanın gerekli ruhsal rahatsızlıkları edinebilmesini kolaylaştırmak amacıyla, karşısına bir dizi ışık yayan diyot (LED) yerleştirmiş. Hareket esnasında robot bir engele yaklaştığında, sensorlar bunu algılayıp, engelin olduğu taraftaki LED’leri yakıyorlar. Karafatma aydınlıktan hoşlanmadığı için (teorik olarak) sırtını o LED’lere dönüp aksi istikamete yürümeye başlıyor. Trackball sayesinde robot onun hareketleri yönünde hareket edebildiği için (yine teorik olarak) engelden uzaklaşıyor. Böylece, yapay zekaya falan gerek duyulmadan, engellere çarpmadan hareket edebilen karafatma bazlı bir navigasyon sistemi de elde edilmiş oluyor. Tabii teorik olarak. İşte kaptan köşkünden bir görüntü:

Karafatma kumandalı robot

Karafatma kumandalı robot

Hertz, web sitesinin “Sıkça Sorulan Sorular” bölümünde, tıslayan karafatmanın, zaman zaman robotun sürücülüğüne iyice alışmış gibi davranıp robotu ustaca kullandığını, kimi zaman ise onu olanca hızıyla duvarlara çarptığını, bazen dakikalarca hareketsiz durup, sonra dakikalar boyu odanın ortasında daireler çizdiğini belirtiyor. Robotun bu yılın yaz aylarında bitecek olan ikinci versiyonu, bu çılgınlığa yeni boyutlar da ekleyecekmiş.

 

Kaynaklar:

  • Robotun geliştiricisi Garnet Hertz tarafından kurulup güncellenen, robotun resmi web sitesi. İstemediğiniz kadar video, fotoğraf, teknik bilgi ve tüylü karafatma bacağı.
  • Tıslayan karafatma konulu wikipedia sayfası. Tıslama ses kayıtları, filmografi ve ev hayvanı olarak tıslayan karafatma.
  • Hayvanların robotlarla bir olup dünyayı ele geçirmesine yönelik daha eski bir çalışma olan ve Stu adındaki bir hamster tarafından yönetilen “Walker“.
  • Aynı serinin daha tüyler ürpertici bir bölümü: dört ayrı kavanozda yer alan beta balıklarının birbirlerine yönelik saldırgan davranışlarının optik sensorlar tarafından algılanıp robotik hareketlere yönlendirildiği korkunç tasarım.

.

Doruk Somunkıran tarafından 18 Şubat 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler: , ,

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 5
Şehir efsanesi bilgi testi

Yazan: Doruk Somunkıran

İnternette dolaşıp duran şehir efsanelerinin ne kadarı sizi kandırmayı başarıyor? Peki, “ben kül yutmam” derken, gerçekten olmuş bazı olayları ”şehir efsanesi” diye ciddiye almadığınız oluyor mu acaba? Testimizi çözerek bulabilirsiniz. Aşağıdaki testte, internette yaygın olarak dolaşan altı iddia var. Bunların üçü doğru, üçü yanlış. Bakın bakalım hangilerinin doğru olduğunu bulabilecek misiniz? Sonuçlar ve puanınız testin sonunda görüntülenecek. İyi şanslar!

Soru 1:

Ortalıkta dolaşan bir email mesajına göre, yaşayan en büyük keman ustalarından biri olan Joshua Bell, Washington D.C. metro istasyonlarından birinde sokak müzisyeni gibi konumlanıp, gelmiş geçmiş en zor keman repertuarının bir bölümünü seslendirmiş. Hem de 3.5 milyon $ değer biçilen Stradivarius kemanıyla. 45 dakika boyunca çaldığı halde gelip geçen 1,000 küsür insandan sadece yedisi durup adamı dinlemiş. 30 kadar insan da para vermiş, toplam 32 $. Böyle bir email dolaşıp duruyor etrafta, var mıdır aslı astarı?



Soru 2:

Coca Cola'nın sır gibi saklanan içeriğinde yer alan E211 adı verilen madde, siroz, parkinson gibi hastalıklara yol açabiliyor, hatta insanın DNA'sını bile bozuyormuş. Bu maddenin kullanıldığı ortaya çıkınca Coca Cola özür dilemek zorunda kalmış ve şu an ürünlerinin bileşiminden bu maddeyi çıkarmak için çaba harcıyormuş. Öncelikle Diet Coke, sonra Sprite ve Fanta'dan çıkarılacakmış. Doğru mudur?



Soru 3:

Pekiiii, bir başka mesaja göre, kamuya açık yerlerin tuvaletlerinde kullanılan sıvı sabunlar, özellikle açık yaralara değdiğinde % 100 kanser riski taşımaktaymış. İsveç'ten alınan 'Sterisol' isimli dezenfektan içerikli sıvı sabun bu riski en çok taşıyanlardanmış. Umuma açık yerlerdeki sıvı sabunları asla kullanmamak gerekiyormuş. Buna ne buyrulur?



Soru 4:

EĞER UZAKTAN KUMANDALI ARAÇ ANAHTARINIZI ARACINIZDA KİLİTLİ UNUTURSANIZ : Aracinizin yedek anahtari baska birinde varsa, aradaki mesafe ne olursa olsun, o kisiyi cep telefonunuzla arayin. Aracinizin kapisina 25- 30 cm uzakta cep telefonunuzu tutun, karsi taraf da yedek anahtarin acma dugmesine(cep telefonuna yakin bir mesafede tutarak) basin. Kapiniz acilacaktir ve Bagaj icin de gecerlidir.
Doğru mu?



Soru 5:

Eger cep telefonunuzun pil seviyesi çok düsükse ve acil bir telefon bekliyorsaniz; Nokialar, rezerve pile sahiptir. *3370# tuslarına basarak, telefonunuzu, rezerv pille çalisir hale getirebilirsiniz. Cihaziniz pil seviyesinde %50 artis gösterecek ve telefonunuzu sarj ettiginizde, rezerv piliniz de tekrar dolacaktır. 
Doğru mu?



Soru 6:

Bir soru da Facebook'tan:
Facebook da sizi kimlerin arattırdığını görme uygulaması. Sistem Nasıl Çalışıyor? İşte yöntemi: 1- Önce Bu gruba katılın. 2- Bu gruba tüm arkadaş listenizi davet edin. 3- Arkadaşlarınızı ekleikten sonra dikkat yazan bölümün altında linke tıklayarak uygulamayı kullanabilirsiiniz NOT : Sistemin çalışması için tüm arkadaş listenizi bu gruba davet etmeniz gerekmektedir. Yoksa sistem çalışmaz ve sizi aratanları göremezsiniz...
İşe yarar mı bu gerçekten?





Doruk Somunkıran tarafından 17 Şubat 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 3
Nijerya’da bir keçi oto hırsızlığı şüphesiyle gözaltında!

Yazan: Doruk Somunkıran
Sanık?

Sanık?

Nijerya’nın en büyük gazetelerinden Vanguard’da yeralan bir habere göre, ülkenin Kwara eyaletinde polis bir keçiyi otomobil çalmaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle gözaltına aldı. Habere göre, iki kişi bir arabayı soymaya çalışırken polis tarafından görüldü. Polisi farkedince kaçmaya başlayan hırsızlardan biri izini kaybettirmeyi başarırken, diğeri bir duvarın önünde kıstırıldı ve tam yakalanmak üzereyken keçiye dönüşüverdi. Polis de keçiyi tutukladı.

Düzenlenen bir basın toplantısıyla basın mensuplarına gösterilen keçinin fotoğraflarının da çekilmesine izin verildi. Polis sözcüsü “şüphelinin” soruşturma tamamlanana kadar serbest bırakılmayacağını belirtti.

Nijerya’da halk arasında kara büyüye olan inancın çok kuvvetli olduğu bildiriliyor.

Kaynak:

Doruk Somunkıran tarafından 25 Ocak 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (4 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 3
Litvanya’da borç tahsilatı için falcı görevlendirildi

Yazan: Doruk Somunkıran
Lobaciuviene

Lobaciuviene

Ekonomik krizin tüm dünyada etkisini sürdürdüğü şu günlerde, Litvanya’nın önde gelen borç tahsilat kurumu Skolu Isieskojimo Biuras (SIB), izini kaybettiren borçluları bulması için ülkenin en tanınan falcısı olan Vilija Lobaciuviene ile anlaşma imzaladı.

Büyü, doğal otlarla şifa verme, aura okuma gibi konularda ustalaştığına inanılan Lobaciuviene, Litvanya’nın en ünlü falcısı ve televizyon programlarında sık sık yeralıyor. Doğaüstü yetenekleriyle ünlenen falcının böylesine dünyevi bir anlaşmaya imza atmış olması, SIB web sitesinde “kimi durumlarda sıradışı yöntemlerin kullanılması gerekir” sözleriyle açıklandı.

SIB yöneticilerinden Almantas Celkonas şöyle dedi:

Biz Vilija’yı cadı olarak görmüyoruz. Onunla yapacağımız işbirliğinin ayrıntılarına girmek istemiyoruz, ama bize çok yararı dokunacağına eminiz. O bir parapsikolog ve insanları çok iyi tanıyan, onlarla nasıl iletişim kuracağını, sorunlarında nasıl yardımcı olacağını ve başarısızlıklarını nasıl engelleyeceğini çok iyi bilen biri.

Celkonas ayrıca, Vilija’nın başlıca görevinin, algı yeteneklerini kullanarak, krizden etkilenen ve bu etkinin boyutlarını tam olarak göstermeyen işletmelerin belirlenmesi olacağını belirtti. Vilija’nın henüz ortaya çıkmamış dolandırıcılık olaylarını da bulmaya yardımcı olabileceğini kaydeden Celkonas, idari yapılanma içinde falcıların kullanılmasının yeni bir durum olmadığını söyledi:

Bu tür yeteneği olan insanlardan geniş ölçüde faydalanıldığı biliniyor. Adli kurumlar bile soruşturmalarda zaman zaman yardım alıyor bu tür kişilerden. Normal bir işbirliği bu, abartılacak bir yanı yok.”

Kaynak: iol.co.za

Doruk Somunkıran tarafından 21 Ocak 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler: ,

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (1 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 3
Gerçek hayatta kurbağa prensler

Yazan: Doruk Somunkıran

The Times of India web sitesinde yayımlanan bir habere göre, Hindistan’ın Puducherry eyaletinin ücra bir köşesindeki bir köyde, hasat dönemi festivalleri sırasında düzenlenen bir törenle yedi yaşındaki iki kız çocuğu, kurbağalarla evlendirildi. Törenin, “köyde tuhaf hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek ve kötü ruhları kovmak için” geleneksel olarak her yıl düzenlendiği bildiriliyor. Birkaç ay önce Ay’a uydu gönderip yörüngeye oturtmayı başaran Hindistan’da bu tür olayların hala gerçekleşebiliyor olması ülkedeki gelir dağılımı ve eğitim konusundaki dengesizliklere dikkat çekti.

Damat?

Damat?

Habere göre, daha önceden çocukların akrabaları tarafından yakındaki bir gölden yakalanan kurbağalar, süslerle bezenmiş çubuklara bağlanıyor. Çocuklara da geleneksel gelin kıyafetleri giydirildikten sonra köydeki iki tapınakta yüzlerce insanın katıldığı büyük törenler düzenleniyor; tapınakların rahipleri kutsal ateşin önünde dualar eşliğinde çocukları kurbağaların eşi ilan ediyor. Tören sonrasında kurbağalar göle geri konulurken, çocuklar da normal yaşamlarına dönüyor.

 

.

Doruk Somunkıran tarafından 20 Ocak 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (3 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 3
Hayalet avcılığına sanal yaklaşımlar

Yazan: Doruk Somunkıran
Hayalet

Hayalet

Evinin rahatlığından veya işyerindeki masasından uzaklaşmaksızın internet üzerinden alışveriş yapmaya, fatura ödemeye, ilkokul arkadaşlarını bulup dertleşmeye bu kadar alışmış olan bizler, hayalet avlamak için rahatımızı bozup, alet edevatımızı toparlayıp hayaletli olduğu iddia edilen eski bir evin rutubetli bodrumunda saatlerimizi geçirmeye ikna edilemeyeceğimize göre, hayalet avcılığı geleneğinin de sonunun geldiği düşünülebilir. Oysa Katmandu’da Türk lokantası işleten lise aşkınızı oturduğunuz yerden bulmanızı sağlayan internet teknolojisi, artık hayaletleri de ayağınıza, pardon monitörünüze getiriyor.

Bilgisayar aldığımızda yanında hediye olarak verilen ve çoğunlukla “ben pijamalarımla chat yapıyorum, hayatta kullanmam bunu” deyip bir kenara attığımız webcam’ler sonunda bir işe yaramış. Dünyanın dört bir yanında, hayaletli olduğu iddia edilen mekanların sahipleri, bakıcıları veya meraklıları, bu mekanlara web kameraları kurup görüntüleri internet üzerinden yayınlamaya başlamışlar. Abarttığımızı düşünenler için (kim suçlayabilir ki onları?) aşağıdaki linkleri aperatif olarak sunuyoruz. Google’da biraz eşelenip çok daha fazlasını bulmak mümkün:

Star Chamber, Ordsall Hall
Great Hall, Ordsall Hall
OKC-PRG / OPRA Research Cam1
Knickerbocker Hotel

Bu sayfalardaki webcam görüntüleri, sayfayı kuran kişi tarafından belirlenen aralıklarla yenileniyor (genellikle 30 veya 60 saniyede bir).

“E peki bütün gün oturup bu görüntüleri mi izleyeceğiz?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Tabii ki hayır. Onun da çaresi düşünülmüş. Webcam Watcher adlı ücretsiz yazılımı indirip bilgisayarınıza kurduğunuzda, tam 24 webcam yayınını aynı anda izleyip kaydedebiliyor, istediğiniz gibi zoom yapabiliyor hatta çok beğendiğiniz webcam yayınlarını duvar kağıdı olarak seçebiliyorsunuz. Bu programın hayalet avcılığı açısından asıl kullanışlı yanı, görüntülerden sizin belirlediğiniz aralıklarla enstantaneler alıp bunları bir klasörde saklaması. Böylece diyelim ki “Edinburgh’daki şatonun ıslak şarap mahseni” adını verdiğiniz klasörde günde 2400 adet jpeg dosyası birikiyor. Hepsi de ilk bakışta birbirinin aynı. Ama ya bu karelerden birinde bir hayalet görüntüsü yakalandıysa?

“E peki o kadar kareyi teker teker inceleyip ayıklayacak mıyız?” dediğinizi duyar gibi oluyorum şimdi de. Sanırım psişik yeteneklerim iyice keskinleşmeye başladı. Herneyse, tabii ki hayır, onu da yapmanıza gerek yok, çünkü teknoloji onun da çaresini bulmuş. Yine ücretsiz olarak indirip bilgisayarınıza kuracağınız ImageDiff adlı yazılım, klasördeki fotoğraflarınızı piksel piksel karşılaştırıp, farklı birşey yakaladığında size haber verebiliyor. Bu otomasyonu bir kez kurduktan sonra tek yapmanız gereken, izlemeye aldığınız kameralardan birinin önünde hayaletin belirmesini beklemek.

Pek yakında medya hayalet resimleriyle dolar taşar artık…

Kaynak: www.makeuseof.com

Doruk Somunkıran tarafından 19 Ocak 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler: ,

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (2 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.50)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 3
Bloody Mary efsanesi

Yazan: Doruk Somunkıran

Geceyarısı kapkaranlık bir odada, aynanın karşısına geçip üç kez “Bloody Mary! Çocuğun bende!” diye haykırırsanız ne olur?

Efsaneye göre, zalim tavırları nedeniyle Bloody (kanlı) Mary lakabına layık görülmüş olan İngiltere Kraliçesi I. Mary’nin hayaletiyle bizzat müşerref olup, onun olanca gazabına nail olursunuz.

Şahsi tecrübelerime göre ise, hiçbir şey olmaz. Belki muhterem hayalet Türkçe bilmediği içindir, diye düşünürdüm hep. Ta ki…

Kraliçe Mary I

Kraliçe Mary I

Fakat önce biraz ön bilgi: 1516 yılında doğan I. Mary, sağlık sorunları, ailesinin ihmali ve hoşgörüsüzlüğü nedeniyle çok zor bir çocukluk dönemi geçirmiş. Doğuştan Katolik olması, İngiltere’de giderek güçlenmekte olan Protestan anlayışa ters düşmüş; sürekli Protestanlığı benimsemesi konusunda baskı gördüğü halde Katolik görüşlerinden ödün vermemiş. 37 yaşında tahta geçtiğinde İngiltere’de Katolik değerleri yeniden hakim kılmak için acımasızca tedbirler almış. Yaklaşık 300 kişiyi çarmıha bağlatıp yaktırdığı ifade ediliyor.

Kendisinden sonra tahta geçebilecek bir çocuk sahibi olmayı çok istese de bu mümkün olmamış; çevresindeki muhaliflerin, soyunu devam ettirmesini engellemek için çeşitli yollara başvurdukları ve bu yüzden çok sayıda düşük yaptığı rivayet edilmiş.

İşte bu çocukların kaybının yarattığı derin acıdan dolayıdır ki, diyor efsane, geceyarısı karanlık bir odada aynanın karşısına geçip üç kez “Bloody Mary! Çocuğun bende!” diye haykırdığınızda, Mary kendisini kandırdığınızı görüp tüm gazabıyla üzerinize saldıracaktır!

Bu efsaneyi ilk duyduğumda, geceyarısına dek ayakta kalamayacak kadar küçüktüm. Ama yine de denemeden duramadım. Deneme sırasında deli gibi korktuğum halde, sonrasında birşey olmadığı için neredeyse hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. “Geceyarısı değildi de ondan birşey olmadı” diye teselli etmiştim kendimi.

Sonraki yıllarda tekrar denedim. Sonra tekrar. Sonunda bir gün “abi” olacak kadar büyüdüğümde, iki küçük  çocuk gelip yeniden anlattılar bana efsaneyi. Bildiğimi söyledim. Daha önce denediğimi anlattım. Meraktan gözleri kocaman açıldı ve olanları (olan pek birşey yoktu gerçi) defalarca tekrar tekrar anlattırdılar bana. Sonunda onlar da benim ulaştığım sonuca geldiler:

“Belki Mary’nin hayaleti Türkçe bilmiyordur. O yüzden gelmemiştir.”

İngilizce denemeye karar verdik. Abi olduğum için sözcülük bana düştü tabii. Geceyarısı değildi ama banyo zifiri karanlıktı; aynanın karşısına geçtiğimizde birbirimizin kalp atışlarını duyabiliyorduk neredeyse.

Çocuklar beni siper almak ister gibi arkama saklanırken tılsımlı sözcüklerin İngilizce karşıtını haykırdım üç kere. Yüreğim buz kesmişti, tam karşıdan gelecek bir darbeyi önceden kestirir gibi burnumun direği sızlıyordu. Arkama saklanan çocukları korumak ister gibi kollarımı iki yana açtığımı farkettim. Vücudumda gerilmemiş bir kas yok gibiydi; arkamdaki çocuklarla birlikte önceden planlamış gibi geriye doğru birer adım attık. Aynada bir pırıltı görür gibi oldum. Kapıdan gelen çok zayıf bir ışığın gözümden yansımasıydı.

Yine hiçbirşey olmamıştı.

Aydınlığa çıktık. Çocukların bembeyaz olmuş yüzlerinde, benim daha önce yaşadığım o hayalkırıklığının izlerini gördüm. Tüm korkularına rağmen, beklediklerini bulamamış olmanın verdiği hayalkırıklığı. Merakın, yeri geldiğinde korkunun bile önüne geçebildiğini gösteren o hayal kırıklığı.

“Belki de inandırıcı söylemedim” dedim. Sonra müthiş bir hüzün kapladı içimi. Ne kadar oyun olarak görsek de, bir annenin evlat acısını istismar eden bir geleneğin parçası olduğumu hissettim. Mary’nin hayatı hoşgörüsüzlüklerle doluydu; küçükken ona gösterilmeyen hoşgörüyü, o da büyüdüğünde halkından esirgemişti. Şimdi, yüzyıllar sonra onun hatırasına aynı hoşgörüsüzlüğü bizler yapıyorduk, hem de oyun adı altında.

Müthiş bir hüzün kapladı içimi; daha önce yaşadığım korkudan da, meraktan da güçlü bir hüzün. Ve özür diledim. Mary’nin öyküsü çetrefilli. Özür dilemesi, dilenmesi gereken çok insan var. Ama birinin biryerden başlaması gerekiyor. Affet beni Mary.

Doruk Somunkıran tarafından 11 Ocak 2009 tarihinde yazıldı. Kategori: Mitoloji
Etiketler:

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (3 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 2
“Kayan kayalar” nereye kadar?

Yazan: Doruk Somunkıran
Kayan kaya

Kayan kaya

Fotoğrafları görünce insanın aklına ilk gelen sözcük “Photoshop”. Fakat biraz araştırınca bunun basit bir görüntü hilesi olmadığını öğreniyorsunuz. Kaliforniya’daki Ölüm Vadisi Milli Parkı’nın kuzey ucunda yeralan ve Türkiye’deki Tuz Gölü’nü andırır bir yapısı olan Racetrack Playa’nın kuruyup çatlamış tabanında, kocaman kayalar, gerçekten, dev cansız salyangozlar gibi, peşlerinde izler bırakarak hareket ediyorlar. Peki ama nasıl?

Kimse tam olarak bilemiyor çünkü kimse şimdiye kadar kayaları hareket ederken görmemiş. Nasıl hareket *etmedikleri* konusuna gelince, bilimadamlarının görüş birliği içinde oldukları bir nokta var (ne tuhaf değil mi?): Kayalar kesinlikle insan ya da hayvan etkisiyle hareket etmiyor. Çünkü bu kayaların bazılarının ağırlığı 300 kg.’ın üzerinde; dolayısıyla hareket ettirilmeleri için alet-edevat (kamyonet, traktör, vinç…) kullanılması şart. Bu alet edevatın da çamurda (aynen kayaların bıraktığı gibi) izler bırakması gerekirken bu tür izlere hiç rastlanmamış.

Kısacası, kayaların hareketinin fotomontaj ya da fiilen itekleme yoluyla tezgahlanmış bir şaka olma olasılığı yok.

Böyle olunca konu ile ilgili her türlü teori ve spekülasyon almış yürümüş tabii; doğa üstü ve/veya dünya dışı etkenlere atıfta bulunan teoriler dahil. Tam Abartma Tozu malzemesi!

Bilimadamlarının çalışmaları ve tartışmaları sürmekle birlikte, en genel kabul görmüş teori, yağmur mevsiminde ince bir çamur tabakası haline gelerek kayganlaşan zeminin, muhtemelen havanın soğumasıyla birlikte yüzeyde oluşan buzun da etkisiyle, paten sahası kadar kaygan hale geldiği ve bölgede hızı zaman zaman 150 km.’ye ulaşan rüzgarların, kayaları hareket ettirmek için yeterli gücü kendilerinde bulabildiği yönünde.

Bu teori, neden kimi kayaların aynı yönde hareket ettiklerini gayet güzel açıklasa da, neden bu kayalardan bazıları düz gitmeye devam ederken bazılarının başka yönlere saptıklarını, hatta geri döndüklerini açıklamıyor. Eh, kayalar dünyasında bile muhaliflere yer var demek  ki.

Konuyla ilgili daha ayrıntılı araştırma yapmak isteyenler wikipedia’daki şu sayfadan başlayabilirler.

Son olarak sizi Racetrack Playa’nın nefes kesici bir manzarasıyla başbaşa bırakıyoruz. Bu fotoğraf göl tabanının ortasından çekilmiş 360 derecelik bir gece manzarası. Gökyüzünde görülen kuşak, tahmin ettiğiniz gibi, Samanyolu. Yerde bizim yaramaz kayalardan birkaçını görmek mümkün. Resmi orijinal boyutunda görüntülemek için üzerine tıklamanız yeterli:

Ölüm vadisi\'nden gece manzarası

Ölüm vadisi'nden gece manzarası

Doruk Somunkıran tarafından 26 Aralık 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (7 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5.00)
Loading ... Loading ...

« Önceki Yazılar