yorumlar: 0
Kaybedenlerin Birincileri : İkinciler - 1. bölüm

Yazan: moz

Bir yarışta ikinciyi geçen yarışmacı kaçıncı sıraya yükselir?

Yanıt

Evet bildiniz.

Bu bölümde ele alacağımız konu tam da onlar işte.

Dünyanın ikinci en ağır böceği: Dev weta böceği (71 gr)

Dünyanın ikinci metrosu: İstanbul Beyoğlu'ndaki Tünel.

Türkiye'nin ikinci en uzun insanı: Selami Yıldırım (2.18m)

Dünyanın ikinci büyük meteor çukuru: Doğubayazıt'taki Meteor Çukuru

Dünyanın ikinci en yüksek dağı: K-2 dağı (8611m)

Dünyanın ikinci büyük krater gölü: Nemrut Kalderası

Aya ikinci ayak basan kişi: Edwin Eugene Aldrin, Jr.

Dünyanın karada ikinci en hızlı hayvanı: Antilop (saatte 68 mil)



moz tarafından 27 Ekim 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (4 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.75)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Tarihi hatalar: BBC arşivleri

Yazan: moz

Hepimizin içi cız etmiştir tarih dersinde İskenderiye Kütüphanesi’nin yağmalandığını, bir çok değerli kitabın yok olup gittiğini okuduğumuzda. Hatta doğal olarak “İyi ki 20. yüzyılda yaşıyoruz da böyle aptallıklarla uğraşmak zorunda kalmıyoruz…” diye düşünmüşüzdür. Oysa bu yüzyılda karşılaştığımız bazı olaylar o günlerden hiç de uzak olmadığımızı göstermekte.

Bu kayıtların silinmiş olabileceğini hayal edebiliyor musunuz?

1922 yılında kurulan ve halen tüm ciddiyeti ve güvenilirliği ile yayın hayatına devam eden BBC’de, 1967 yılına gelindiğinde ilginç bir olay yaşanır. Bu olayın sorumlusu olan bürokratın adını bilemiyoruz ama yaptığı şeyin etkileri hiç de İskenderiye Kütüphanesi’nin yağmalanmasından farklı değil kültür dünyası için.

Daha önce belirtildiği üzere 1922 yılında yayın hayatına başlayıp 1967 yılına gelindiğinde bir dolu önemli yayına ev sahipliği dolayısıyla müthiş de bir de arşiv yapmıştır BBC. Belgeseller, filmler, konserler, diziler, haberler, spor karşılaşmaları…

Her ne kadar bu kurum yayınları konusunda son derece özerk bir durumda idiyse de sonuçta bir kamu kuruluşuydu ve harcamalarının da bir şekilde denetlenmesi ve gerekiyorsa kıstlanması gerekiyordu. Zira o yıllar zor yıllardı ve kurum arşiv için kullandığı video kasetlere çok para harcamaktaydı. Üstelik arşiv alanları da azdı ve bu duruma bir çözüm bulunmalıydı. Her program saklanıyordu evet ve karşılığında bir video kaset arşive giriyor bir başka program için de yeni bir tane daha alınıyordu. Oysa o video kasetlere defalarca kayıt yapılabilirdi pekala.

Günümüzde BBC arşivleri

İçinizden “inşallah bunu kimse akıl edememiştir, aman Tanrım olamaz!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ama olaylar tam da sizin korktuğunuz gibi gelişir. O adını anımsayamadığımız bürokrat maalesef video kasetlerin bu özelliğini akıl eder günün birinde. Böylece arşivlerde bulunan kasetler silinip üzerlerine yeniden kayıtlar yapılmaya başlanır. Üstelik ta 1978 yılına kadar.

Peki o esnada kaybolan programlar nelerdir?

Beatles’ın ilk konserlerinin de yer aldığı, konser kayıtları, belgeseller, diziler, spor karşılaşmaları… Daha bir dolu şey…

Hikayede hep kötü adamlar olacak değil ya. Tüm bunlar olup biterken iki müzik prodüktörü verilen emre uymak yerine bildiklerini okuyup Rolling Stones’un ilk konserleri de dahil bir çok şeyi silmek yerine saklamak yolunu seçmişler. Böylece aralarında “Dr Who” adlı dizinin kayıp bölümleri de olmak üzere bir çok program bu sayede kurtulabilmiş…

Peki tanesi 2-9 pound olan video kasetlerden kar edeceğini düşünüp, ileride belki de milyonlarca pound edebilecek o müthiş arşivin silinmesine sebep olan akıllı bürokrata ne olmuştur dersiniz?

İnanın bilemiyorum ama muhtemelen ya milletvekili ya da bakan falan olmuştur.

moz tarafından 9 Ekim 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
“Matěj Kůs” İngilizce Kursu

Yazan: moz

Matěj Kůs

(Haber Merkezi) - İnsan bazı olaylar karşısında “Allah iyiliğinizi versin, nasıl ana babasınız anlamıyorum ki; insan çocuklarını gönderdiği kursa önce bir gidip bakmaz mı? Kursun adı ne anlama geliyor internetten bir araştırmaz mı?” demekten alamıyor kendini.

Öğrenciler uygulamalı ders sırasında

İstanbul Avcılar’da yeni açılan İngilizce kursunda eğitimlerine başlayan ve yaşları 12 ila 17 arasında değişen kimi çocukların, kurs sonrası evlerine kafalarında şişlikler ve morluklarla gelmesiyle başlar olaylar. Bu durum çocuklarının İngilizce öğreneceğini umut eden aileler arasında önce büyük bir şaşkınlık ve meraka daha sonra da korkuya neden olur. Kurs esnasında kandırılan öğrenciler bir türlü olayın gerçek nedenini açıklamazlar. Ailelerin ısrarlı soruları karşısında “Kapıya çarptım, tuvalette düştüm, arkadaşla çarpıştık…” gibi kaçamak yanıtlar verirler.

Sıfırdan upper advanced seviyesine çıkmak isteyen bir öğrenci hastaneye zor yetiştirildi

Torununu aynı kursa yazdıran ve işin peşini bırakmayan emekli öğretmen Serdar Akarsu’nun araştırmaları ve pencereden gizlice çektiği fotoğraflar sayesinde aydınlanır olay. Sorumlular savcılığa sevkedilirken mahalleli de derin bir oh çeker. Kandırılan çocuklar ise kafalarındaki şişlikler morluklarla kalırlar İngilizce öğrenmek yerine.

Kendiyle sabah kahvaltısı yaptığı mahalle kahvesinde söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Serdar Aksu’dan dinliyoruz olanları:

Önce kursun adını araştırdım. Öyle ya böyle kurs adı mı olurmuş? Meğer olayın gerçek yüzü de orada gizliymiş. Bakın anlatayım. Matěj Kůs, Çek Cumhuriyeti’nden bir genç motosiklet yarışçısı. Aynı zamanda da öğrenci. Tek kelime İngilizce de bilmiyor antiparantez. Bir gün İskoçya’daki bir yarışta motorsikletinden düşüp kafasını yere çarpıyor. Hafıza kaybı yaşayan bu genci alıp hastaneye yetiştiriyorlar. Bir süre sonra uyanıyor ve başlıyor anadili gibi İngilizce konuşmaya. Tabii herkes şaşkınlık içinde kalıyor. İşte bu soysuzlar da gûya bunu bilimsel bir metodmuş gibi uygulamaya çalışıyorlar sınıflarda. Zavallı çocuklara duvarlara, sıralara hatta birbirlerine kafa atmalarını öğütlüyorlar. Gûya böylece İngilizce öğreneceklermiş. Yahu soysuz adamlar, burası Türkiye, o Çek çocuk İskoçya’da çarpıyor kafasını. Madem bu yönteme pek güvendin al götürsene çocukları oralara. Burada öğrensen öğrensen Türkçe öğrenirsin. İnsan bari bunu düşünür.

Kurs sahibi polisin elinden kurtulup yönteminin gerçekten işe yaradığını anlatmaya çalışırken

Kendisini “Olur mu Serdar abi, kafa atarak dil öğrenilse Zidane da İtalyanca öğrenirdi Matterazi’ye attığı o kafadan sonra” diyerek uğurladığımız bay Aksu’nun “O kaç yıl Juventus’ta top oynadı, biliyordur İtalyanca’yı zaten” demesi karşısında kısa bir şok yaşayıp olay yerinden ayrıldık.

Haber ekibi olarak, hepimizin yüzünde bir gülümseme ve kafamızda ülkemizin bulunduğu eğitim seviyesine ve o güzel halkımızın saflığına ilişkin aynı düşünceler geçiyordu:

Hayır google’dan baktım da gerçekten de Matěj Kůs adında biri varmış ve kafayı yere çarptıktan sonra da İngilizceyi bülbüller gibi şakımış. Allah allah, bir denesek mi?

moz tarafından 8 Ekim 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.67)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 1
Ben kimim? (Mitolojik Bulmaca) - 7

Yazan: moz
  • Evet biliyorum bir çoğunuz benden nefret ediyorsunuz.
  • O eski mitolojik öyküye meraklı bazılarınız çok iyi tanıyacaksınız anlattıklarımı dinlediğinizde beni.
  • Siz değil misiniz bu gün tarih kitaplarında adımın karşısına “kötü ve kalleş” sıfatlarını yakıştıran?
  • Ne yazık, o son akşam yemeğine gitmeseydim şimdi böyle olmayacaktı.
  • O son akşam yemeğinde “Tanrının Oğlu” benim yüzümden ölmeyecekti.
  • Benim dışımda 12 kişi daha vardı o son akşam yemeğinde. Tanrının oğlu dahil 12 kişi.
  • Ben 13. kişi oldum. Ve o, güzel, dürüst, güvenilir olan, kısaca “Tanrının oğlu” benim yüzümden öldü.
  • Dedim ya 13. kişiydim o yemekte.
  • O rakamın uğursuz olduğu sanılıyor bu yüzden.
  • Üstelik eğer “Triskaidekafobi” yani “13 rakamının uğursuzluğundan korkmak” diye bir hastalık varsa psikolojide bunun benim yüzümden olduğunu da sanıyorlar hiç kendi zayıflıklarına, cahilliklerine bakmadan.
  • O eski mitolojik hikayeye inananlar, böylece beni anımsayanlar benden nefret ediyorlar ölesiye.
  • Kötülük ve kalleşlikle beraber anılıyor adım.

Bilin bakalım ben kimim?

Yanıt

moz tarafından 7 Ekim 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Mitoloji
Etiketler:

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (4 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 4.75)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Norton Protector

Yazan: moz

Red Kit'in "Büyük İmparator" adlı macerasının Fransızca baskısı

Norton antivirüs yazılımından söz edeceğimizi sanmayın. Bu yazıda ele alacağımız “koruyucu” canlı kanlı bir insan. Üstelik bilgisayarlarımızın değil koca bir ülkenin koruyucusu. Daha da üstelik belki de bu ünlü yazılıma adını veren kişi de odur kim bilir?

Red Kit’in “Büyük İmparator” adlı o ünlü macerasını hepimiz biliriz sanırım. Hani deli bir imparator paralı bir ordu kurar ve macera da böylece başlamış olur. Anımsadınız değil mi? Üstelik yalnızca Ret Kit değil gerek sinema filmi gerek roman olsun daha bir çok başka yerde benzer öyküyle karşılaştığınızı da anımsadınız beraberinde eminim. Peki bu öykülere ilham kaynağı olan tarihi kişiliği anımsadınız mı? Daha doğrusu bu kişiyi biliyor musunuz?

Tam adı; “Joshua Abraham Norton“. Diğer bir deyişle “Kral 1. Norton” ya da ülkece tanındığı ünvanıyla söyleyecek olursak; “Amerika Birleşik Devletlerinin Kralı ve Meksika’nın Koruyucusu

Joshua Abraham Norton

Joshua A. Norton 1819 yılında Londra’da doğmuş bir İngiliz’dir aslında. 1849 yılında ABD’ye göç edip San Francisco’ya yerleşmiş ve ticaretle uğraşmaya başlamıştır. O sıralar Çin’in pirinç ticaretini durdurmasıyla şehirde birden dokuz kat artan pirinç fiyatlarından yararlanmak isteyip tüm parasını Peru’dan gelen pirinç yüklü bir gemiye yatırmış ve bu da onun piyasanın düzelmesi nedeniyle iflasına yol açmıştır. Buraya kadar şanssız ve normal bir hayat süren bu ilginç kişilik olayın etkisiyle olacak birden ortadan kaybolmuş ve kendisinden yaklaşık üç yıl haber alınamamıştır. Ta ki bir gün “Evening Bulletin” gazetesinin kapısından içeriye garip görünüşlü birisi girinceye kadar.

Bu kişi Joshua’dır. Başında önünde horoz tüyünden süsü olan komik yeşil bir silindir şapka, üzerinde yine koyu yeşil, omuzları apoletli bir giysi vardır. Pantolonun kenarları ise kırmızı bilyelerle süslüdür. Kemerinde asılı ve elini dayadığı kılıca aldırmadan hızla yazı işleri müdürünün odasına dalan kahramanımız kendisinin Amerika Birleşik Devletleri’nin İmparatoru olduğunu söyler ve ilk bildirgesini şaşkın adama doğru uzatır. Bildirgeye göre Norton her eyaletten gelecek temsilcinin yer alacağı bir meclisin kurulmasını istemektedir. Bu meclis halkın istediği yasaları çıkarmak hususunda kendisine yardımcı olacaktır.

Kendi adıyla basılan banknotlardan birisi

Olaydan yararlanmak isteyen yazı işleri müdürü bu bildirgeyi basar ve olaylar beklenmedik şekilde gelişir. Ertesi gün yazıyı okuyanlar o kadar çok severler ki haberi, gazeteyi telgraf yağmuruna tutup olay hakkında daha detaylı bilgi isterler. Böylece işler daha da büyür ve Kral Norton’un istekleri hergün gazetede yer almaya başlar. İnsanlar gülmekten kırılırlar yazılanlara ama Kral gayet ciddidir. İş başındaki hükümetin görevden alınmasını,  içinde cumhuriyetçilerin ve demokratların da bulunduğu tüm partilerin kapatılmasını istediği bir çok bildirge yayınlanır gazetede. Sonunda da kendi adıyla yeni banknotlar bastırılmasını ister. Banknot konusundaki isteği hemen yerine getirilir gazetenin matbaasında. Her yaştan San Franciscolu’nun sevgilisi haline gelen Kral 1. Norton’un banknotları 50 sentten satılmaya başlar. Böylece ekonomik olarak bir rahatlama dönemine girilir.

Kral 1. Norton'un San Francisco'da bulunan anıt mezarı

İlerleyen zamanlarda vergi de toplamaya başlayan bu sevimli Kral, insanların verdiği küçük meblalar ve banknot satışı sayesinde en iyi yerlerde yemek yer ve en güzel otellerde kalır. Gerek istekleri gerekse yaptıkları ilgiyle izlenen bu meczup adamın ünü de tüm ülkeye yayılmıştır böylece.

1880 yılında aniden ölmesi herkeste derin bir üzüntüye yol açmış ve cenazesine yaklaşık 30.000 kişi katılmıştır. San Franscisco valisinin cenazesinde konuşma yaptığı Amerika’nın bu ilk ve tek kralının mezarı günümüzde halen ziyaret edilmekte ve renkli kişiliği ve ilginç yaşam öyküsüyle çağımız kültürünü etkilemeye devam etmektedir.

moz tarafından 6 Ekim 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 2
Ben neresiyim? (Mitolojik bulmaca) - 6

Yazan: moz
  • Uzun yıllar önce ortaya çıkmış tek tanrılı bir dinin içinde yer alırım.
  • Bu dine göre ölenlerin ruhları benim adımı taşıyan bir köprüden geçmeye çalışırlar.
  • Bu onlar için bu alemden diğer aleme geçmenin tek yoludur aynı zamanda.
  • Üzerimden iki tip insan geçmeye çabalar. İyiler ve kötüler.
  • Kötüler için kılıçtan bile keskin olurum ve her biri aşağıya karanlıklar içine düşerler.
  • Aşağıya düşen kötüler üçe ayrılır.
  • Tamamen kötü olanlar, çok günah işlemiş ama iyiliği de olanlar ve günahları ve sevapları eşit olanlar.
  • İyiler kolayca geçer üzerimden.
  • Benim adımı taşıyan köprüden geçen iyiler de üçe ayrılırlar kötüler gibi.
  • İyi düşünmüş olanlar, iyi konuşmuş olanlar ve iyi yapmış olanlar.
  • Cennete ulaşan bu iyi insanlar kapıda sorgulanır ve içeri girerler.
  • Söyleyin bakalım ben hangi köprüyüm?

Yanıt

moz tarafından 24 Eylül 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bu yazıyla ilgili yorumları okuyun (hatta siz de bir yorum ekleyin!)

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Sanat dünyasındaki ‘bug’lar: Görünmez Adam

Yazan: moz

Yüzü bandajlarla kaplı, siyah gözlükler takmış gizemli bir adam, İngiltere’nin küçük bir köyündeki bir hana yerleşir. Aslında bu kişi görünmez olmanın formülünü bulmuş ve kendi üzerinde denemiş bir bilim adamıdır. Ancak o artık Görünmez Adam’dır zira ilacın etkisi geri çevrilememektedir.

Esrarlı adam kaldığı han odasında gizlice deneyler yaparak bir çözüm arar. Ne var ki onu görünmez yapan ilaç aynı zamanda kurbanını yavaş yavaş delirtmektedir de. Bu durum Görünmez Adam’a korkunç suçlar işletecektir.

Yukarıda özetini verdiğimiz 1933 yılı yapımı, yönetmenliğini James Whale’in yaptığı filmin ve aynı adlı kitabın adı başlıktan da tahmin edebileceğiniz gibi “Görünmez Adam”. (Tahmin için verdiğimiz resmi kullananların olabileceğini de inkar edemeyiz bu arada.)

Kitabın yazarı ve aynı zamanda filmin de senaristi olan H. G. Wells görünmez adamı yaratırken olayı şu mantığa dayandırmıştı: “İlacı aldığı anda görünmez adamın kırılma indisi havanınki ile eşit olmalıydı. Böylece ışınlar herhangi bir yansıma ve kırılmaya uğramadan kahramanımızın içinden geçip gidebileceklerdi.”

Oysa Wells’in görünmez adamı gerek filmde gerekse kitapta görebiliyordu. Peki soruyorum size: “Görebilen bir görünmez adam olabilir mi?”

Gelin yanıtını hep birlikte arayalım.

Görebilmemiz için çevremizdeki nesnelerin görüntülerinin gözümüzdeki ağ tabakasına düşmesi gerekir. Bunun gerçekleşebilmesi için ise, ışığın gözlerimizin dış yüzeyinde kırılmaları gerekir. Üstelik ışık enerjisinin bir kısmının ağ tabakası tarafından soğurulması da gerekir ki beynimiz görüntüyü yorumlayabilsin.

Oysa görünmez bir adam için bu yazdıklarımızın olabilmesi imkansız. Şayet olabilseydi, görünmez adamın gözlerinin diğer kişiler tarafından görünüyor olması gerekirdi ki bu durumda da görünemez adam diye bir şeyden söz etmemiz olanaksız olacaktı. Anlaşılacağı üzere görünmez adamın tam görünmez olabilmesi için kör olması gereklidir.

H. G. Wells’in görünmez adamı nasıl oluyorsa görebiliyordu. Hem görüp hem de görünmez olmak bilimsel olarak olanaksızdır ve sanat dünyası açısından bakıldığında bu yapılanlar seyirciyi hafife almaktan da öte büyük bir ayıptır.

moz tarafından 19 Eylül 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Yararlı bilgiler: Boğazın köprülerini nasıl tanırız?

Yazan: moz

Bu köprü hangisi? Fatih Sultan Mehmet mi, Boğaziçi mi?

İstanbul’da yaşayan biriyseniz şayet, Kadıköy civarında bilmece mafyası tarafından kaçırılıp gözlerinizin bağlandığını ve bir süre sonra boğazın iki tarafını birbirine bağlayan bir köprü üzerinde gözlerinizin açılıp, yaklaşık 70 derece yukarı bakmanıza izin verildiğini bir düşünün. Durum şu sizin açınızdan: Bir köprüdesiniz ve size bunun hangi köprü olduğu soruluyor. Fatih Sultan Mehmet mi, yoksa Boğaziçi mi? Yaşamanız bu soruyu bilmenize bağlı. Ne kadar saçma değil mi?

Peki ya bu köprü?

Peki ya İzmir’e görmeye gittiğiniz bir arkadaşınız kahvaltıda size gazetede İstanbul ile ilgili bir haberin ekinde yer alan köprü resmini gösterip “Bu hangisiydi sahi? Boğaziçi mi Fatih Sultan Mehmet mi?” diye sorsa?

Diyelim ki o resimler bu yazıda yer alan resimler olsun. Tanıyabildiniz mi?

Bulunduğu konumdan, sağda solda yer alan binalardan yola çıkılarak elbette yerinde bir tahmin yapılabilir. Ama ya resim bu ipuçlarından yoksunsa bu sayfadakiler gibi? Ne yanıt verirdiniz? Bilemezdiniz değil mi?

Oysa bu iki köprü arasındaki fark oldukça açıktır. Yazımızın amacı da sizleri bu farktan haberdar etmek.

Şekil-1

Farkı oluşturan şey köprülerin taşıyıcı sistemlerinden başka bir şey değil. Köprülerden birisinde yer alan ve yolu taşıyan çelik halatlar “y” ekseninde çapraz şekilde görünür ve yukardaki ana taşıyıcı çelik halata her mesnette iki adet düşey çelik halat bağlanır. (Şekil-1)

Şekil-2

Oysa ki diğerinde, ana taşıyıcı çelik halat üzerindeki her mesnete bir tane düşey çelik halat bağlanmış olup, bu hatlar “y” eksenine paralel yani yola dik şekildedir. (Şekil-2)

Hangi köprü hangi şekilde bunu da sizler bileceksiniz, bulunduğunuz kenti doyasıya yaşayarak.

Bu yazı belki de ders olur size hergün geçtiğiniz köprünün sağına soluna bakmak için.

moz tarafından 18 Eylül 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler: ,

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (4 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Çin’deki piramitleri Türkler mi yapmış? (Bölüm 1)

Yazan: Doruk Somunkıran
Beyaz Piramit?

Beyaz Piramit?

II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin üzerinde askeri nakliye uçağı ile uçuş yapmakta olan pilot James Gaussman, bir vadinin üzerinden geçerken yerde dev bir piramit görür. Gaussman’ın tahminine göre Mısır’daki piramitlerden bile çok daha büyük olan bu piramit bembeyazdır; metal veya taşla kaplı gibi görünen pürüssüz yüzeyi, etrafında uzanan bomboş arazide parıldamaktadır. Piramitin tepesi Mısır’dakiler gibi sivri değil, sanki bıçakla kesilmiş gibi düzdür; ve üzerinde kristal veya elmas görünümünde dev bir taş vardır. Gaussman uçağı indirip piramiti yakından incelemek istese de yerin engebesi buna izin vermez; bu yüzden pilot havadan birkaç fotoğraf çekerek yoluna devam etmek zorunda kalır.

Piramitlerin yalnızca Mısır ve Orta Amerika’ya has yapılar olmadığı, Çin’de de piramitler olduğu böylelikle batı dünyası tarafından ögrenilmiş olur. Gaussman’ın çektiği fotoğrafta görülen piramit metalden yapılmış gibi görünmese de, üzerinde kristal veya elmas benzeri bir taş bulunmasa da, Beyaz Piramit Efsanesi çığ gibi büyümeye başlar. Efsane kendi devinimini kazanmış ve ortak bilinçaltımızda yer etmiştir artık.

Gaussman’ın fotoğrafı ilk başta şüpheyle karşılanır ve Çin’de gerçekten piramitlerin varolduğunu kanıtlamak için yeterli bulunmaz. Çin yönetiminin bu konudaki sessizliği ve piramitlerin yeraldığı iddia edilen bölgelere yabancıların girişine yakın tarihlere kadar izin vermemesi nedeniyle bağımsız ve objektif bir araştırma da yapılamaz.

Konuyu “şehir efsanesi” kategorisine yerleştirmiş, mutlu mesut hayatıma devam ederken, yakınlarda aldığım bir email mesajı beni bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya yöneltti. Önce mesajdan bir bölüm okuyalım:

Çin’de saklanan Türk Piramitleri

Uygur bölgesinde bulunan, Mısır piramitlerinden yüzyıllarca önce yapılan ve Mısır piramitlerinden daha yüksek/büyük olan piramitleri yapan Türklerdir. Çin hükümeti buraya girişi tamamı ile yasaklamıştır. Çünkü bu piramitlerin içinde proto-Türk yazılar mevcut. Arkeologların dahi girişine kati surette izin verilmiyor. Çünkü dünya tarihinin tekrar yazılması gerekebilir.

Öncelikle, Çin’de gerçekten çok sayıda piramit var. Google Maps ile yaptığım bir araştırma sonucunda yakın bir alana yayılmış belki bir düzine piramit gördüm. Sonuçları siz de buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz; bir miktar geri zoom yaptıktan sonra komşu piramitleri görüp kendi piramit avınıza başlayabilirsiniz. Ben de bu arada bir kahve alayım, sonra birlikte devam edelim.

Doruk Somunkıran tarafından 17 Eylül 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler: ,

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (6 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

yorumlar: 0
Ben kimim? (Mitolojik bulmaca) - 5

Yazan: moz
  • Bir gün Tanrı dediği için karımı, yeğenimi, mallarımı, uşaklarımı yanıma alıp filanca ülkeye doğru yola çıktım.
  • Gideceğim ülkeye yaklaştığımda karıma: “Güzel bir kadın olduğunu biliyorum. Olur ki seni görüp, bu onun karısı diyerek beni öldürür, seni sağ bırakırlar. Lütfen Onun kızkardeşiyim de ki, senin hatırın için bana iyi davransınlar, canıma dokunmasınlar.” dedim.
  • Gerçekten gittiğim ülkede yaşayanlar karımın çok güzel olduğunu farkettiler.
  • Kadını gören kralın adamları, karımın güzelliğini krala övdüler. Böylece karımı saraya aldılar.
  • Karımın hatırı için kral bana iyi davrandı. Böylece davar, sığır, eşek, erkek ve kadın köle, deve sahibi oldum.
  • Ama Tanrı benim ve karımın yüzünden kralın ev halkının başına korkunç felaketler getirdi.
  • Kral beni çağırarak, “Nedir bana bu yaptığın? Neden karın olduğunu söylemedin? Niçin ‘kızkardeşimdir’ diyerek onunla evlenmeme izin verdin? Al karını, git!” dedi. Benim için adamlarına buyruk verdi. Böylece karımla birlikte sahip olduğum her şeyle birlikte bizi gönderdiler.
  • Oradan bir başka ülkeye geçtim.
  • Yine karım için, “Bu kadın kızkardeşimdir” dedim. Bunun üzerine o ülkenin kralı da adam gönderip karımı aldırttı.
  • Ama Tanrı gece düşünde krala görünerek onu da uyardı.
  • Kral henüz karıma dokunmamıştı.
  • Sabah erkenden kalktı, bütün adamlarını çağırarak olup biteni anlattı. Adamlar dehşete düştü.
  • Beni çağırtarak, “Ne yaptın bize?” dedi, “Sana ne haksızlık ettim ki, beni ve krallığımı bu büyük günaha sürükledin? Bana bu yaptığın yapılacak iş değil.”
  • Sonra, “Amacın neydi, niçin yaptın bunu?” diye sordu.
  • “Çünkü burada hiç Tanrı korkusu yok” diye yanıtladım, “Karım yüzünden beni öldürebilirler diye düşündüm”.
  • Üstelik, karım gerçekten de kızkardeşimdir aynı zamanda. Babamız bir, annemiz ayrıdır.

Bilin bakalım ben kimim?

Yanıt

moz tarafından 16 Eylül 2008 tarihinde yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Etiketler:

Bu yazıya henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayın.

Bu yazıya puan verin: 

1 Star2 Stars3 Stars4 Stars5 Stars (5 oy verilmiş, ortalama puan: 5 üzerinden 5)
Loading ... Loading ...

« Önceki Yazılar