Archive for Temmuz, 2008

1
Mars’taki insan yüzü

31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.

Marsta insan yüzü - Viking 1, 1976

Mars'ta insan yüzü - Viking 1, 1976

Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.

NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.

Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
marsta_insan_yuzu_yakin

Fotoğrafın yakınlaştırılmış hali. Siyah noktalar veri hatalarından kaynaklanmaktadır.

2
Abartma Tozu Hack edilmiştir

31 Temmuz 2008 tarihinde Küçük Maradona tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Merhaba,

Sitenizi hacklemiş bulunmaktayım. Bu eylemi de sitenizdeki açığı göstermek ve düzeltmenize fırsat vermek için yapıyorum.

Bu arada edebiyata saygılı bir insanım. Yazdığınız şeyleri çok anlamasam da resimlerini beğendim. O zürafalı uçaklı resmin büyük halini yollarsanız blogu silmiycem.

Hoşbulduk.

0
Mannheim Davası yine ertelendi

31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.

Avukat Franz Schuberger

1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.

1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.

Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.

Avukat Heinrich Guttenberger

Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.

Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.

Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.

Yargıç Dirk Costanze duruşma sonrası basın mensuplarının sorularını yanıtlamaktan kaçındı

Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.

Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.

0
Son Vosvos’un doğumgünü

30 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Üretilen son vosvos, no: 21,529,464

Üretilen son vosvos, no: 21,529,464

2003 yılında bugün, Meksika’daki Volkswagen fabrikası, dünyadaki sonuncu “tosbağa” Volkswagen’in üretimini tamamladı.

Üretim bandından çıkan 21,529,464′üncü tosbağa, düzenlenen bir tören ve Mariachi müziği eşliğinde Almanya’daki Volkswagen müzesine gönderildi. Tosbağa’nın gidişini duyurmak amacıyla Meksika televizyonlarında bir reklam filmi yayınlandı: Bir caddede iki otomobil arasında daracık bir yer var; gelen geçen otomobillerin sahipleri oraya park etmeye çalışıp araçlarını sığdıramadıkları için vazgeçiyorlar. Sonra bir tosbağa gelip rahatça park ediyor aynı yere. Ardından ekranda bir yazı beliriyor:
Böyle küçük bir otomobilin ardında böyle büyük bir boşluk bırakması ne kadar inanılmaz…

Tuhaf şekline, gürültülü motoruna ve sert amortisörlerine rağmen tüm dünyanın sevgilisi haline gelen tosbağanın macerası, 1933 yılında Adolf Hitler’in Ferdinand Porsche’a Volks-Wagen (Almanca’da “sıradan insanın otomobili”) adını verdiği bir aracın skeçlerini teslim etmesiyle başladı. Hitler’in bu araçla ilgili vizyonu, iki yetişkini ve üç çocuğu 100 km/saat hızla taşıyabilecek bir otomobili, ufak bir motosiklet fiyatına halkın kullanımına sunmaktı.

Skeçler Porsche tarafından kısa zamanda geliştirildi. Bu arada Çekoslavakya’daki Tatra otomobil fabrikasının tasarımlarından alıntı yapıldığı iddiasıyla açılan dava, ancak II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle sonuca bağlanabildi ve 1961 yılında Volkswagen Tatra’ya 3 milyon mark tazminat ödedi. Tatra günümüzde kamyon üretimi yapmaktadır.

II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yenilmesiyle, tüm sanayi tesisleri müttefiklerin kontrolüne geçti. İlk başta Volkswagen fabrikasını elinde bulunduran ABD ordusu, daha sonra fabrikayı İngilizlere devretti. Fabrikanın sökülüp İngiltere’ye nakledilmesi gündeme geldiyse de, hiçbir İngiliz üreticisi fabrikaya talip olmadı. O dönemde İngiliz kurumlarınca hazırlanan resmi bir raporda şöyle denmekteydi: “Araç motorlu otomobillerin sahip olması gereken minimum koşulları yerine getirmemektedir. Sıradan alıcı için cazip olmaktan uzaktır. Bu aracı ticari olarak satışa sunmak ekonomik açıdan anlamlı olmaz”

Daha sonra üretime tekrar başlayan fabrika, yaratıcı reklam kampanyaları ve tosbağa’nın sağlamlık konusunda giderek yayılan ünü nedeniyle giderek artan talebi karşılamaya yetmeyince başka ülkelerde de tosbağa üretimi başlamıştır. 1971 yılında rekor düzeye çıkarak 1.3 milyon’a ulaşan senelik tosbağa üretimi, 30 Temmuz 2003 tarihinde 21,529,464′üncü tosbağanın üretim bandından çıkışıyla sona ermiştir.

0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?

30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı

(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti.  Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908de Missouride açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesinde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzigde başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı

Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.

Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.

Kon-Kav-Mı'nın dünya gazetecileri şerefine verdiği yemekten bir estantane

“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken

Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.

0
ENIAC

29 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bundan 61 yıl önce, ENIAC adı verilen ilk çok amaçlı, programlanabilir dijital bilgisayar kullanıma açıldı. Daha önce de hesap yapabilen dijital makineler yapılmış olmasına rağmen, ENIAC her türlü hesaplamayı yapabilecek şekilde programlanabilen ilk bilgisayardı. Yapılış amacı, A.B.D. ordusunun balistik araştırma laboratuarında kullanılan ateşleme tablolarını hesaplamaktı.

ENIAC ve programlama ekibiENIAC’ın içinde 17.468 lamba ve 90.000′in üzerinde diyot, direnç ve kapasitör vardı. Bunlar birbirine 5 milyonun üzerinde lehim bağlantısıyla tutturulmuştu. Yaklaşık 2.5 metre yüksekliğinde, 1 metre derinliğinde ve 26 metre uzunluğunda olan ENIAC, 63 metrekare yer kaplıyor ve saatte 150 kW enerji harcıyordu.

Elektronik uzmanları, ENIAC’ın bünyesinde yeralan çok sayıdaki lambanın sürekli arıza çıkaracağını ve sistemin güvenilir performans sergileyemeyeceğini tahmin etmiş ve haklı da çıkmışlardır. İlk başta her gün çok sayıda lambanın arızalanması sonucu mesailerinin yarısını bakım çalışmalarıyla geçiren ENIAC işletim ekibi, lamba arızalarının bilgisayar açılıp kapanırken meydana gelen ısı değişikliklerinden kaynaklandığını farkederek cihazı sürekli açık bırakma kararını vermiş, ENIAC hizmetten kaldırıldığı 2 Ekim 1955 tarihine kadar hep açık tutulmuştur.

ENIAC’ın gördüğü işi günümüzde yarım milimetre genişliğindeki bir mikro işlemci yerine getirebilmektedir.

0
Uçan çalar saat

29 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Kimi insan her sabah kendiliğinden neşe içinde uyanır. Yataktan süzülerek kalkıp, şarkılar söyleyerek hazırlanır, etrafındakilere gülücükler dağıtarak kahvaltı eder, işyerine/okula vardığında cıvıl cıvıl tavırlarıyla çevredeki herkese enerji verir.

Kimi insan asık suratla uyanır. Homurdana homurdana kalkıp, zorla hazırlanır, etraftakiler yanılıp da yoluna çıkarlarsa ağızlarının payını hemen alırlar. İşyerine/okula vardığında kimse üzerine gitmez çünkü daha önceden derslerini almışlardır; çok zorunlu durumlar dışında onunla iletişim kurmak için kendisinden belli bir işaret beklerler (ilk çayını ya da kahvesini bitirmesi, gazeteyi bir kenara bırakması veya ağzını açıp konuşması gibi).

Üçüncü bir tür insan vardır ki sabah uyanamaz. Hem de hiç. Horozlar öter, saat çalar, dünya döndüğünü hissettirmek için elinden geleni ardına koymaz ama bu insanlar uyumaya devam ederler- on dakika daha, on dakika daha…

İşte bu türden olup da işine/okuluna sürekli geç kalanlar için geliştirilmiş uyandırma garantili bir çalar saat var bugün gündemimizde: uçan çalar saat.

Uçan çalar saat

Uçan çalar saat

Bu saatin en büyük özelliği, ayarladığınız zaman gelip de alarm çalmaya başladığında tepesindeki pervanenin uçup gitmesi. “Gitsin, bana ne?” diyeceksiniz. Şimdi diyebilirsiniz, ama saatle aynı odadayken öyle diyemiyorsunuz işte. Çünkü o pervaneyi bulup yerine yerleştirmeden alarmı susturmanız mümkün değil. Bu da yataktan kalkıp pervaneyi aramak ve bulmak anlamına geliyor (yani normal bir sabah kalktığınız gibi gözler yarı kapalı otomatik pilotta kalkmak işe yaramıyor).

Saati susturmak için sabah mahmurluğuyla akla gelebilecek alternatif yöntemler (fişini çekmek, duvara fırlatmak, vb.) için de tedbirler düşünülmüş; saatin içinde pil desteği var ve gövdesi darbelere son derece dayanıklı.

Sabah yataktan kalkmakta güçlük çeken herkese şiddetle tavsiye edebileceğimiz bu saatin fiyatı yaklaşık 15 Pound.

Daha fazla bilgi için: www.firebox.com

0
Gezi rehberi: Fitdünya adası (Bölüm 2)

28 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bölüm 1

Havalanı yetkilileri tarafından vücut kütle ve yağ oranları ölçülen bir yolcu

(Gezi Rehberi) - Yazımızın ikinci bölümünde, merakla beklediğinize inandığımız ve ayrıntılarına sonra değineceğimiz Fitdünya gecelerinin öncesinde neler yaşadığımıza, havaalanında, yolda, otelde, lokantada neler görüdüklerimize de değinmek istiyoruz.

Belediye otobüsünde objektifimize takılanlar. Bir elinde kitap, diğer elinde halter ile tipik bir Fitdünyalı

Özel izinli olduğumuz için kolayca geçtiğimiz pasaport kontrolü esnasında uzaktan şahit olduklarımıza şaşırmadık desek yalan olur. Tombul kişilerin hiç acımadan sınırdışı edilmesi ve geldikleri uçakla geri gönderilmeleri dışında, 90-60-90 görünümündeki bir çok kadının teker teker vücut kütle oranlarının kontrol edildiğine şahit oldukça Hayati abinin “Boşverin çocuklar belime sıkıca bir kuşak sararız göbek möbek kalmaz, bir şeycik olmaz” demesine aldanmayıp özel izin için elçilik görevlisinin karşısında çektiğimiz 100 mekiğe şükrettik.

Otelde bizi güler yüzle karşılayan resepsiyon görevlisi Sara Garlfit

Havaalanı çıkışında ise daha büyük bir süpriz bekliyordu bizi. Ülkede belediye otobüsü haricinde hiç bir ulaşım aracı yoktu. Neden hiç taksi olmadığını sorduğumuz ve “Taksi?” diye mırıldanıp, ne dediğimizi anlamadığını göstermek istercesine kafasını sağa sola sallayan ama neden sonra, geçen yaz tatilini Meksika’da geçirmiş bir yolcunun “Taxi o taxi” uyarısıyla “Oooo, taxi, şimdi oldu” diyen otobüs şöförünün “Her yere otobüs var, olmadı koşabilirsiniz gideceğiniz yere kadar, taxiye gerek yok” diyerek tatlı tatlı gülümsemesine aynı tebessümle yanıt verip otelimize doğru yollandık.

Bayan Komi geleneksel Fitdünya yataklarına nasıl uzanacağımız konusunda bize bilgi verirken

Süprizler peşimizi otelde de bırakmadı ne yazık ki. Özel izinli olduğumuzu öğrenen ve otel girişinden itibaren bizimle özel olarak ilgilenen resepsiyon görevlisi bayan Sara Garlfit, ayrı ayrı rezervasyon yaptığımız odaları hemen oracıkta iptal edip, bize üç yataklı aynı odayı vermişti. Fitdünya geleneklerine göre aynı odada yatmak büyük bir onur olduğundan, bu sevimli bayan resepsiyo görevlisi sözde bize büyük bir iyilik ve jest yapmıştı. Her ne kadar Hayati abi “Bizim oralarda aynı odada yatılmaz. Hele kadın erkek hiç olmaz. Etmeyin eylemeyin, hanım duyarsa kafamın etini yer” diye olayı çözmeye çabalasa da yabancı bir ülkede bulunduğumuz ve geleneklerini saygıyla karşılamamız gerektiği gerçeğiyle yüzleşip, aynı odada kalmanın ayrı odalarda kalmaya göre üç kat daha pahalı olduğunu öğrendiğimizde kısa bir şok yaşamamıza rağmen olayı kabullenmek zorunda kaldık.

Okul Rektörü Bay Oliver Scofit

Bize içeriye girene kadar eşlik edip, o ana dek hiç görmediğimiz geleneksel Fitdünya yataklarıyla dekore edilmiş odamıza yerleşmemize ve “Yahu ben bundan aşağı kayarım” diye mızmızlanan Hayati abiye “Yoo! Şöyle hafif yan yatarsanız hiçbir şey olmaz. Bakın ben hiç kayıyor muyum?” diyerek biraz olsun sakinleşmesine yardım eden bayan Komi’ye teşekkür edip kendimizi o meşhur Fitdünya gecelerine bıraktık.

Ayrıntılarına sonra gireceğimiz Fitdünya geceleri sonrası otele döner dönmez hemen yatıp ertesi günü sırt ağrılarımızın elverdiği kadarıyla ülkenin tarihsel ve kültürel yerlerini gezmeye ayırdık. İlk iş olarak alt kat komşum Nuri abiye söz vermem dolayısıyla, üç yıldır bir türlü üniversiteyi kazanamayan kızı Selin için ülkenin en büyük üniversitesi FIT’in (Faculty of Information Technology) yıllık aidatlarını sormak ve sağını solunu incelemek üzere okul kampüsüne doğru yola çıktık.

Okul kafeteryası

Bu yıl tadilat gören dersliklerin son durumu

Görünüm olarak dıştan bakıldığında Amerika’daki benzerlerinden hiç bir farkı olmayan üniversitenin, dersliklerine ve kafeteryasına adım atar atmaz insana “Bunlar fitness olayıyla kafayı sıyırmışlar yahu, Allah sonlarını hayır etsin” dedirten bir dekorasyon tarzıyla karşılaşıyorsunuz. Okul ücretleri son derece makul ama vücut kütle ve vücut yağ oranı değerlerinin tutturulması tahmin edeceğiniz gibi mutlak uyulması gereken bir ön koşul. Makamında ziyaret ettiğimiz Üniversitenin Rektörü bay Oliver Scofit ile yaptığımız kısa bir görüşmenin ve okul turunun ardından vedalaşıp oradan ayrılırken, rektör beyin masasının hemen arkasında büyük bir resmi aslı olan ülkenin kurucusu ve ilk başkanı Jorgen Benefit’in o ünlü sözü çınlıyor kulaklarımızda:

“Herkes şişman, tombul, doyumsuz ve hımbıl olabilir ama herkesin vücut kütle oranı 24.5, vücut yağ aranı %25’in altında olamaz.”

Devam edecek…

2
Gezi rehberi: Fitdünya adası (Bölüm 1)

27 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Hostes hanım bize oturacağımız yeri gösterip "İşte tam burası" derken

(Gezi Rehberi) - Öncelikle “Hoppala! Hani siz Tantunya’daydınız? Yemeyin bizi allahaşkına. Oturduğunuz yerden mi yazıyorsunuz bunları?” dediğinizi duyar gibi olduğumuzdan, birbirinden bağımsız iki adet Abartma Tozu gezi ekibinin olduğunu, vardiya usulü çalıştığını ve her ay düzenli olarak SSK pirimlerinin yatırıldığını belirterek başlamak istiyorum yazıma.

 Evet, daha Tantunya’ya uğurladığımız arkadaşlarımızın yokluğuna alışamadan, bizi ayakta tutan görev bilinci ile yeni yerleri keşfe doğru yola çıktık hemen. Bu seferki uğrak yerimiz, “Rabbena, Atina, Fitdünya, Haseneten” adalarından oluşan Nintendo takım adasının belki de en ünlü üyesi Fitdünya adasıydı.

  

Personel yolculuk boyunca tombul yolcularla özel olarak ilgilendi.

Fitdünya adından da anlaşılacağı üzere, vücut kütle oranının erkeklerde 26.4 bayanlarda ise 25.8’ den fazla olamayacağı anayasa ile teminat altına alınmış bir cennet köşesi. Dünyaca ününü, ülkeye tatil için gelen Tony Soprano, komşu Lost adasından Hurley ve ülkemizden Semra Özal’ın da listede olduğu bir çok ünlüyü daha havaalanında durdurup sınır dışı etmesiyle kazanan Fitdünya, şişmanlara (hatta şişmanlık sınırındakilere bile) özel izin alındığı taktirde iki gün serbest dolaşım izni veriyor yalnızca. Vatandaşlık başvurularında ayrıca BIA (Bioelectrical Impedance Analysis) tekniği ile ölçümü yapılmış vücüt yağ oranının da kanunlara uygunluğunu denetleyen (Max. Erkekler için %25 kadınlar için %31) Fitdünya, başvuruların çoğunu geri çevirmektedir.

Hemen hergün birçok şişman turist daha havaalanına iner inmez ülkelerine geri gönderiliyorlar.

Ekibimizin fotoğrafçısı Hayati Abinin biraya olan düşkünlüğü nedeniyle karın bölgesinde özenle oluşturduğu ve “Balkonsuz ev, göbeksiz erkek olmaz” diye gururla taşıdığı 20 kiloluk fazlalığın hepimizin sınırdışı edilmesine neden olabileceğini düşündüğümüzden, işi daha baştan sıkı tutmaya karar verdik. Fitdünya büyükelçiliğinden aldığımız formu doldurup, gerekli evrakları hazırladıktan sonra, konsolosluk görevlisiyle kısa bir sohbet sonrası huzurunda 100 mekik çekerek aldığımız özel iznin verdiği rahatlıkla başladık maceramıza.

 

Ülkenin şimdiki başkanı Hans Fitibaldi ve hemen arkasında ilk başkan Jorgen Benefit'in bronzdan heykeli.

Şans mı desek yoksa çalışarak hakedilmiş bir ödül mü? Sözün kısası daha bizi Fitdünya’ya götürecek uçağın kapısından içeri adımımızı atıp da hostesimizin bizi güler yüzle ve yerel kıyafetler (ve pozisyon) içinde beklediğini gördüğümüz anda anladık nasıl bir yere doğru yelken açtığımızı. (Lafın gelişi)

 

Yolculuk esnasında; sınır dışı edilme olasılığı taşıyan hafif toplu esmer bir bayana canla başla yardım edilmesinden, dağıtılan yiyeceklere, hostes hanımın güler yüzlülüğü ve cömertliğinden ikinci pilota sarkan muhabir arkadaşımız Nermin’i güç bela sakinleştirmemize kadar daha anlatmadığımız bir dolu şeyi içeren mükemmel bir kaç saatin ardından havaalanına indik.

 

Şehir merkezindeki 5 yıldızlı otelimize gelene ve odamıza (bu da ayrı bir hikaye) yerleşip kısa bir şehir turununa çıkana kadar başımızdan geçenleri anlatmayı ileriki bölümlere bırakıp,  o meşhur bitmek bilmez Fitdünya gecelerine atılmak için biraz enerji toplamak üzere kısa bir şekerleme için yataklarımıza uzandığımızda, Tantunya’da görev yapan arkadaşlarımızı anımsayıp gururla mırıldandık “Evet, lanet olsun evet! Biz bir takımız.”

Devam edecek…

 

Devlet destekli wiifit (Biz fitiz) adlı vitamin hapı ülkede en çok rağbet gören ürün olmaya devam ediyor.

Fitdünya merkez parkından bir görüntü. Vücut kütle oranlarını korumaya çalışan kadınlı erkekli Fitdünya vatandaşları egzersiz yaparken.

.

0
Morra dünyasından son haberler

26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.

Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.

İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:

Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)

Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.