1
Gezi rehberi: Tantunya (Bölüm 2)
25 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Gezi Rehberi) - Bu yazının birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuş maceramız sırasında uçaktaki Tantunîlerle dost olduğumuzu aktarmıştık. Uçakta yakaladığımız sıcak ortam Tımkıt havaalanına indikten sonra da devam etti. Uçaktaki tüm diğer yolcularla birlikte güle oynaya ve birbirimizin kulaklarını çeke çeke gümrük muayene noktasına kadar geldik. Gümrük memuru çantamızı açıp içindeki dizüstü bilgisayarı çıkardığında herkesin yüzündeki gülümseme bir anda dondu. Herkes sanki bomba görmüş gibi telaşla geri çekildi.
“Senin bilgisayar virüs var, çok fır fır” dedi gümrük memuru. Bilgisayarı tutuşundan, virüsün kendisine de bulaşabileceğinden endişe ettiği anlaşılıyordu. Tantunîlerin teknofobik insanlar olduklarını daha önce duymuştuk. O yüzden gülümseyerek “merak etmeyin bilgisayarda virüs yok, daha yeni tarandı. Olsa bile size zarar vermez.” diyerek kendisini yatıştırmaya çalıştık. Memur bize doğru eğilerek yavaşça tekrarladı: “se-nin-bil-gi-sa-yar-vi-rüs-var-çok-fır-fır…” Aklımıza gelen tek kurtuluş yöntemi, virüs tarayıcı programı çalıştırıp bilgisayarda virüs olmadığını göstermek oldu. “Bakın şimdi…” diyerek bilgisayarın kapağını açmamızla birlikte memurun, nereden bulduğunu anlamadığımız bir kap dolusu suyu bilgisayarın üstüne boşaltması bir oldu. Suratımızda beliren şaşkınlık ifadesine birkaç saniye baktıktan sonra bir kahkaha patlatan gümrük memuru, eğilip kulağımızı çekerek “Tertemiz yaptım. Senin bilgisayar bum bum!” dedikten sonra, bize havaalanının çıkışına kadar eşlik etti.
Her havaalanında olduğu gibi, Tımkıt’ın da yolcu çıkışında taksiler bekliyor. Fakat Tantunya otomotiv sanayiinin yıllardır ekonomik sınıf otomobiller üretmesi ve otomobil dışalımının yasaklanmış olması nedeniyle, bulabileceğiniz taksilerin hepsi çok küçük ve en fazla bir yolcu alabiliyor. Bu yüzden herbirimiz birer taksiye binip konvoy halinde otelimizin yolunu tutuyoruz. Daha doğrusu, havaalanından otelimize doğru konvoy halinde başladığımız yolculuk kısa süre içinde bireysel maceralara dönüşüyor. Her taksi şoförü otele farklı bir yoldan gitmeyi seçtiği için Tantun’u farklı yönleriyle tanıma fırsatını elde ediyoruz. Otele ilk varan fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, 15 dakika süren taksi yolculuğu için 15,816 Tantun Lavaşı ödüyor. İkinci olarak varan bendeniz yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğu 10 Amerikan Doları artı koltukta unuttuğum cep telefonu bedeliyle tamamlıyorum. Ekibimizin Gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı için ise polis karakoluna gidip kayıp duyurusu yapmak zorunda kalıyoruz.
Eşyalarımızı otele yerleştirip, karakola kayıp duyurusunu da yaptıktan sonra, yorgunluğumuzu üzerimizden atmak ve açlığımızı bastırmak için yakındaki restoranlardan birine girip yemek yiyoruz. Tantun mutfağı hakkındaki gözlemlerimize daha sonraki bir yazımızda geniş biçimde yer vereceğiz.
Otele dönüşte, oda servis görevlilerinden birini, bahçede dizüstü bilgisayarımız üzerinde çalışırken yakalıyoruz. Bizi görünce işini bırakıp “Oda 209?” diye soruyor. Başımızla onaylayınca bilgisayarı bize uzatıp gülümsüyor: “Virüs yok, tertemiz yaptım. Senin bilgisayar bum bum!”
2
Soren Kierkegaard’dan insanlık dersi
24 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

1962 yılından bir fotoğraf. Gunnar Mortensen'in rahmetli kayınpederi Arne Brahe ve bir zamanlar gözü gibi baktığı 1945 model Mercedesi.
(Haber Merkezi) – Geçtiğimiz günlerde Danimarka’nın başkenti Kopenhag yakınlarındaki Hilleroid kasabasında “Daha insanlık ölmemiş” dedirten ilginç bir olay yaşandı. Kayınpederi Arne Brahe’nin ölümüyle karısı Scarlett Mortensen’e miras kalan 1945 model Mercedes Benz marka otomobilin masraflarıyla başa çıkamayacağını anlayan Gunnar Mortensen adlı marangoz, elindeki hurdaya dönmüş, döşemeleri yırtılmış, plastik aksamı çatlamış, boyası kabarmış arabayı elden çıkarmaya karar verir. Yıllarca Almanya’da Mercedes fabrikasında çalıştıktan sonra on yıl önce kesin dönüş yapıp aynı sokakta bir kaç dükkan ileride küçük bir tamirhane açmış olan Soren Kierkegaard’a otomobili kaç krona elden çıkarabileceği sorar. Kolayca yok fiyatına satın alabileceği arabanın motorunu dikkatle inceleyen Soren usta çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez haldeki adamı uyarır ve motorun parçalarının hiç değişmemiş olduğunu, Almanların bu tür şeylere önem verdiklerini, istediği taktirde Mercedes fabrikasına bir mail atıp haber verebileceğini söyler ve hatta paraya sıkışmış olan arkadaşına da üç beş kron vererek rahatlatmak ister. Masraftan bunalmış, cebinde eve ekmek götürecek parası bile kalmamış olan zavallı adam “Boşver abi, sen kaça satarız bu arabayı onu söyle” diye ısrar etse de Mercedes ustası Soren Kierkegaard’ın kararlılığı karşısında arkadaşını kıramaz, verdiği üç beş kronu da alarak “Eh sen bilirsin, bildiğin gibi yap o zaman” der ve evinin yolunu tutar.

Tek bir vidası değişmeden tam 1.000.000 km yol yapan motor, Alman mühendislerce hurdaya dönmüş arabadan büyük bir dikkatle alındı .
Bu olaydan yani Soren ustanın Almanya’ya daha o akşam attığı mailden tam 28 gün sonra Mercedes Benz fabrikasından kasabaya aniden iki mühendis gelir ve üç günlük bir ön incelemeden sonra motoru Almanya’ya götürüp bazı testlerden geçirmek istediklerini söylerler. Cebine 5000 euro konan Gunnar Mortensen kendisinden beklenildiği gibi hiç düşünmeden kabul eder mühendislerin teklifini. Olayın devamını dükkanında ziyaret ettiğimiz ve yaşananlar karşısında hayalkırıklığı yaşadığı gözlerden kaçmayan Soren usta şöyle anlattı:
Mühendis beylerin dönmesininin ardından tam üç ay geçmişti ki Fabrikadan bir mail geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de dahil tüm kasaba umudu kesmiştik. Neyse, mailde son model C sınıf dört kapılı 200 kompresör model bir Mercedes araba ile 250.000 euro teklif ediyorlardı o motor için. Şaşkınlıktan küçük dilimizi yutuyorduk az daha. Hatta para hesaba geçene, araba da kasabaya gönderilene kadar inanmadık yazılanlara. Meğer o motor orjinalmiş. Hiç bir parçası değişmeden tam bir milyon kilometre yol yapmış. Müzeye mi ne koyacaklarmış, aynı özelliklerde dünyada yalnızca iki motor mu varmış orasını pek anlamadım. Yıllar geçti tabii Almancam biraz zayıfladı ama bizim Gunnar’ın başına devlet kuşu konduğunu anladım hemen.

Gelişen olaylar karşısında üzüntüsünü gizleyemeyen Soren Kierkegaard sorularımıza büyük bir olgunlukla yanıtlar verdi.
Teklifi hiç düşünmeden kabul edip, hesabına geçen paranın küçük bir kısmıyla bütün borçlarını kapattıktan sonra Kopenhag il merkezine yerleşen, bu yüzden kasabada kendisine ulaşma şansını yakalayamadığız Gunnar Mortensen’in süpriz gelişen olaylar esnasında peşinden hiç ayrılmadığını ama parayı alır almaz 180 derece döndüğünü, artık semtine bile uğramaz olduğunu özellikle vurgulayan Soren usta “İsa bildiği gibi yapsın onu. Ben insanlık yaptım, müsterihim, canı sağolsun ama bu hayırsızlığı damarlarında asil viking kanı taşıyan birine hiç mi hiç yakıştıramadım doğrusu” diyerek tamamladı sözlerini.
Soren ustaya veda edip kasabadan ayrılmak üzere aracımıza doğru ilerlerken aniden kolumuza yapışıp “Mektupların parasını bile vermedi o deyyus Gunnar. Buradan Alamanya’ya kaç krondur kim bilir?” diye yakınırken “Mektup değil mail atmış amcacım” yanıtımıza boş boş bakıp, Mavi Diş Harald’ın mezarına gidip gitmediğimizi soran, sonradan torunu Hervee’nin orada çalıştığını öğrendiğimiz 88 yaşındaki Balatacı Jacop amcadan, belediye parkında neşeyle oynayan küçücük çocuklara kadar kasabadaki herkesin diline dolanan bu şaşırtıcı olay karşısında “Gerçekten daha insanlık ölmemiş” demekten başka çaremiz kalmıyor anlaşılan.
2
Gezi rehberi: Tantunya
23 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Gezi Rehberi) - Uzun süredir merak ettiğimiz bir ülkeydi Tantunya; şurada burada kulağımıza çalınan birkaç heyecan verici söz dışında internette veya basılı kaynaklar arasında bu gizemli ülkeye dair hiçbir bilgiye ulaşamamıştık. Geçen gün masamızın üstüne bırakılmış bir zarfın içinden çıkan uçak biletlerinin üzerinde TantunAir logosunu görünce anladık ki kader (ya da şaka yapmayı seven bir dostumuz) Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi’ni göreve çağırıyor.
Tantunya’daki deneyimlerimizi ve bu nefes kesici ülke hakkındaki gözlemlerimizi önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız. Ama Tantunya Gezi Rehberimizin bu ilk bölümünü, bizi Tantunya’ya ulaştıran uçuş boyunca yaşadığımız maceraya ayırmak istedik.
Tantunya’nın başkenti Tantun’da yeralan ülkenin tek havalimanı Tımkıt’taki son İngilizce konuşan görevlinin 1983 yılında vefatından bu yana, uluslararası havayolları bu ülkeyi boykot ederek sefer düzenlemeyi bırakmışlar. O yüzden ulaşım sadece ülkenin ulusal havayolu TantunAir ile sağlanabiliyor. Bu firmanın da yalnızca bir uçağı kaldığı için bu uçak 24 saat uçuşta. Tabii durum böyle olunca uçağın rutin bakım ve onarım işlemlerinin de havadayken yapılması gerekiyor. Tantun ekonomisinin 40 yıldır içinde bulunduğu ekonomik kriz dolayısıyla personel alımları durdurulduğundan, 1. pilot aynı zamanda bakım elemanı, 2. pilot aynı zamanda host olarak görev yapıyor.
Parçalı bulutlu, sakin bir Temmuz sabahında Frankfurt Havalimanı’ndan Tantun’a doğru TantunAir TA 227 sayılı uçuşu gerçekleştirmek üzere havalanıyoruz. Uçakta bizden başka turist yok gibi. Olağan geçen kalkışın hemen ardından uçak yükselmeye devam ederken, pilot Tantun dilindeki anonsunu yaptığı sırada sol motordan feci bir gürültü duyuluyor.
Penceremizden dışarı baktığımızda motoru sarıp koruyan metal panellerden birinin açıldığını görüyoruz. Yolcular arasında gözlenen belli belirsiz heyecan hali, pilotun anonsunda söylediğini tahmin ettiğimiz yatıştırıcı sözlerden sonra yokoluyor. Yan sırada oturan ve gözlerimizdeki merakı yakalayan bir Tantunî (Tantun ırkından gelenlere Tantunî deniyor), bize dönüp “Panik yok, sol motor bumbum” diyor. Türkçe’yi nerede öğrendiğini kendisine sorduğumuzda, aynı şeyi heceleyerek tekrar ediyor: “Pa-nik yok. Sol mo-tor bum-bum”.
Diğer yolcuların sakinliğinden, uçağın diğer motorla da idare edebileceği çıkarımını yaparak arkamıza yaslanıyor ve servise çoktan başlamış olan 2. pilotun uzattığı Tantun krakerlerini kemirmeye başlıyoruz.
Çok geçmeden gösterilmeye başlayan bir Tantun filmi, bizi keşfetmek üzere olduğumuz bu heyecan verici ülkenin manzaralarıyla ve sesleriyle sarıp sarmalıyor. İkinci pilotun ikram ettiği Tantun şarabının da etkisiyle kendimizi iyice kaptırıp mest olmuşken…
… bu kez sağdaki motordan gelen feci bir gürültüyle kendimize geliyoruz. Yolcularda gözlenen belli belirsiz heyecan hali, az sonra yapılan anonsla yatışıyor. Yan sıradaki Tantunî bize doğru eğilip “Panik yok, birinci pilot bumbum” diyor.
Kendisine, bizi o an birinci pilottan çok sağ motorun durumunun ilgilendirdiğini, zira sol motorun kalkıştan hemen sonra bumbum olduğunu, sağ motorun da bumbum olması halinde bir mega-bumbum durumunun sözkonusu olabileceğini ifade ediyoruz. Bunun üzerine yavaş yavaş aynı şeyi tekrarlıyor: “Pa-nik yok. Bi-rin-ci pi-lot bum-bum.”
Yüzümüzdeki çaresizliğe acıyan bir başka Tantunî arka sıradan lafa karışıyor: “Bumbum, yani… iyi demek” Hayretle “siz hepiniz Türkçe biliyor musunuz yoksa?” diye sorduğumuzda verdiği cevap bizi şaşırtmıyor: “Bum-bum ya-ni… i-yi de-mek.”
Sonradan edindiğimiz bir Tantunca-Türkçe sözlükten, bumbum sözcüğünün “çok iyi, bomba gibi” anlamına geldiğini öğreniyoruz.
Yolculuğun geri kalan bölümü sakin ve olaysız geçiyor; birinci pilot havadaki bakım operasyonunu bitirip kabine döndükten sonra ikinci pilot yemek servisini yapıyor. Bir çeşit tavuk türevi olduğunu varsaydığımız son derece lezzetli yemeğin ardından tüm yolcular tabakların toplanıp servis bölümüne götürülmesine yardım ediyorlar. TantunAir’de tek kullanımlık tabak yok, onun yerine melamin tabak kullanılıyor. Yemeğin ardından kabinin arka duvarına asılan dev bir dart tahtası etrafında heyecanlı bir turnuva başlıyor.
Çok geçmeden duyduğumuz bir anons ve kulaklarımızdaki tıkanma uçağın inmek üzere alçalmaya başladığını gösteriyor. Artık Tantunya toprakları üzerindeyiz. Etraftaki harika manzaranın tadını çıkararak inişe geçiyoruz. Özgürlükler ülkesi Tantunya’da sigara yasağı anayasal haklara aykırı olduğu için uygulanmıyor; bu nedenle uçak inerken dahi sigara içmek mümkün (uçak havadayken cep telefonu kullanmak ve SMS göndermekten bahsetmiyoruz bile).
Uçağın tekerlekleri yere değer değmez yolcular ayağa kalkıp eşyalarını toparlamaya başlıyorlar. Yolculuğun verdiği keyif ve hedefimize varmış olmanın verdiği rahatlamayla Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi olarak “Bumbum Tantunya!” diye bağırmaya başlıyoruz. Etrafımızdaki yolcular bundan çok hoşlanarak sırtımıza vurmaya ve kulaklarımızı çekiştirmeye başlıyorlar. Bunun da Tantun vücut dilinde bir sevgi gösterisi olduğunu anlamamız çok sürmüyor.
Ve işte Tantunya’dayız. Hava sıcaklığı 35 derece, nem oranı % 80, Türkiye ile saat farkı çok. Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi, keşfetmeye, maceraya hazır bir şekilde Tantun’un renkli yaşamına karışıyor. Pek yakında bu sayfalarda…
Bu yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayınız.
0
“Anlamsızlıklar Üniversitesi” rüyası gerçekleşiyor mu?
22 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Umberto Eco’nun yazdığı ünlü “Foucault Sarkacı” adlı romanı okuduğunda çok etkilenip sonrasında yeni ve farklı bir üniversite kurmayı kendine amaç edinen ve bu projesi için nihayet bu yıl başında kaynak yaratıp gerekli izinleri alabilen işadamı ve eski Sinop belediye başkanı adayı Emin Üstündağ, Tarım Bakanlığı tarafından Sinop il sınırları içinde kendisi için tahsis edilen arazide gerçekleştirdiği temel atma töreninde projesini medyayla paylaştı.
Üniversitenin amacını “Kitabın da dediği gibi, işe yaramaz ya da olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı okul” olarak özetleyen Üstündağ sözlerine şöyle devam etti:
Amacımız, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmektir. Bu bağlamda okulumuzda olmasını planladığımız bölümler ve dersler başlangıç için şunlar olacaktır:
1- Hazırlık bölümü:
Amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
2-Olanaksızlıklar bölümü:
Dersler: Çingene Kentbilimi, Aztek At Yarışları, Antartika’nın Tarımsal Tarihi, Çağdaş Sümer Edebiyatı, Asur-Babil Pulculuğu, Amerikanın Keşfi Öncesi Tekerlek Teknolojisi, Sessiz Film Fonetiği…
3-Kendi kendine karşıtlıklar bölümü:
Dersler: Devrim Geleneği, Halk Oligarşisi, Yenilikçi Gelenekler Tarihi, Totolojik Diyalektik, Sözdizimi Yanlışlıkları Dilbilgisi…
Konuyla ilgili sorulara büyük bir kararlılıkla yanıt veren Üstündağ, okulun öğrenci ve öğretim görevlisi profilinin nasıl olması gerektiği konusunda da şunları söyledi:
Dört tip insan kabul ediyoruz okulumuza başka bir şart aranmaksızın:
1- Alıklar: Konuşup yazamazlar, ağızlarından salyalar akar. Dondurmasını alnına yapıştırır.
2- Budalalar: Bardağın dışından konuşurlar. Bardağın içinden konuşmak isterler ama ne yapar eder dışından konuşurlar. Pot kırarlar sürekli. En iyileri diplomattır. Yaratıcı değil aktarıcıdırlar.
3- Aptallar: Davranışlarında tutarlı mantık yürütmede yanılırlar. Örneğin şöyle derler “bütün köpekler evcil hayvanlardır, köpekler havlar, kediler de evcil hayvanlardır demek ki kediler de havlar.
4- Deliler: Hile bilmeyen aptallardır. Aptallar savlarını kanıtlamaya çalışırlar. Çarpık da olsa bir mantıkları vardır. Oysa delilerin mantıkla işi yoktur. Onlar için her şey her şeyi kanıtlar. Delilerin saplantıları vardır ve bu saplantılarını kanıtlamak için her şeyden yararlanırlar.
Gördüğünüz gibi Foucault Sarkacının ruhunu olduğu gibi korumak istedik. Böylece okulumuzdan lisans programında yukarıda saydığımız dört öğeyi dengeli bir biçimde kullanan “normal insanlar”, lisans üstü programında ise bu dört öğeden birini baskın kılıp “dahiler” yaratmayı amaçlıyoruz. Diğer yandan öğretim görevlileri için olmazsa olmaz iki şartımız var. Almış oldukları standart eğitimin dışında:
1- Tetrapoloktomiya (kılı kırk yarma sanatı) uzmanı olması
2- Pilokatabasi (kıl payı kurtulma sanatı) uzmanı olması
YÖK denkliği konusunda neler düşündüğünü sorduğumuz Emin Üstündağ bu soruya yanıt vermek istemediğini, konunun muhatabının YÖK Başkanı olduğunu, kendisinin gerekli izinleri alarak üstüne düşen görevi yerine getirdiğini bildirerek sözlerini tamamladı.
Bilindiği üzere YÖK yetkilileri uzun bir süredir sessizliklerini korumakta ve tüm ısrarlarımıza rağmen konuyla ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadırlar.
0
Hacımazlı köyünde garip şeyler oluyor.
21 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
Nasıl olup da bulaşıcı amnezi hastalığına yakalanmadığı halen anlaşılamayan ve aldığı bıçak darbesiyle kısa bir süre baygınlık geçiren Ferruh öğretmen, tüm olanlara rağmen ricamızı kırmadı ve sedye üzerinde olduğu halde sağlık ocağı girişinde sorularımıza yarı baygın yanıtlar verdi: “Çok pişmanım. Selim Tanrıkulu’nun İspanyol dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğunu unutmuşum. Zaten bende şans olsa Alman Dili ve Edebiyatı okuyor olurdu” diyen talihsiz adam, sağlık ocağı çıkışında emniyet kuvvetlerince tutuklanarak savcılığa götürüldü ve ilk sorgulamasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
(Gezi Rehberi) - Bu yazının birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuş maceramız sırasında uçaktaki Tantunîlerle dost olduğumuzu aktarmıştık. Uçakta yakaladığımız sıcak ortam Tımkıt havaalanına indikten sonra da devam etti. Uçaktaki tüm diğer yolcularla birlikte güle oynaya ve birbirimizin kulaklarını çeke çeke gümrük muayene noktasına kadar geldik. Gümrük memuru çantamızı açıp içindeki dizüstü bilgisayarı çıkardığında herkesin yüzündeki gülümseme bir anda dondu. Herkes sanki bomba görmüş gibi telaşla geri çekildi.
“Senin bilgisayar virüs var, çok fır fır” dedi gümrük memuru. Bilgisayarı tutuşundan, virüsün kendisine de bulaşabileceğinden endişe ettiği anlaşılıyordu. Tantunîlerin teknofobik insanlar olduklarını daha önce duymuştuk. O yüzden gülümseyerek “merak etmeyin bilgisayarda virüs yok, daha yeni tarandı. Olsa bile size zarar vermez.” diyerek kendisini yatıştırmaya çalıştık. Memur bize doğru eğilerek yavaşça tekrarladı: “se-nin-bil-gi-sa-yar-vi-rüs-var-çok-fır-fır…” Aklımıza gelen tek kurtuluş yöntemi, virüs tarayıcı programı çalıştırıp bilgisayarda virüs olmadığını göstermek oldu. “Bakın şimdi…” diyerek bilgisayarın kapağını açmamızla birlikte memurun, nereden bulduğunu anlamadığımız bir kap dolusu suyu bilgisayarın üstüne boşaltması bir oldu. Suratımızda beliren şaşkınlık ifadesine birkaç saniye baktıktan sonra bir kahkaha patlatan gümrük memuru, eğilip kulağımızı çekerek “Tertemiz yaptım. Senin bilgisayar bum bum!” dedikten sonra, bize havaalanının çıkışına kadar eşlik etti.
Her havaalanında olduğu gibi, Tımkıt’ın da yolcu çıkışında taksiler bekliyor. Fakat Tantunya otomotiv sanayiinin yıllardır ekonomik sınıf otomobiller üretmesi ve otomobil dışalımının yasaklanmış olması nedeniyle, bulabileceğiniz taksilerin hepsi çok küçük ve en fazla bir yolcu alabiliyor. Bu yüzden herbirimiz birer taksiye binip konvoy halinde otelimizin yolunu tutuyoruz. Daha doğrusu, havaalanından otelimize doğru konvoy halinde başladığımız yolculuk kısa süre içinde bireysel maceralara dönüşüyor. Her taksi şoförü otele farklı bir yoldan gitmeyi seçtiği için Tantun’u farklı yönleriyle tanıma fırsatını elde ediyoruz. Otele ilk varan fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, 15 dakika süren taksi yolculuğu için 15,816 Tantun Lavaşı ödüyor. İkinci olarak varan bendeniz yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğu 10 Amerikan Doları artı koltukta unuttuğum cep telefonu bedeliyle tamamlıyorum. Ekibimizin Gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı için ise polis karakoluna gidip kayıp duyurusu yapmak zorunda kalıyoruz.
Eşyalarımızı otele yerleştirip, karakola kayıp duyurusunu da yaptıktan sonra, yorgunluğumuzu üzerimizden atmak ve açlığımızı bastırmak için yakındaki restoranlardan birine girip yemek yiyoruz. Tantun mutfağı hakkındaki gözlemlerimize daha sonraki bir yazımızda geniş biçimde yer vereceğiz.
Otele dönüşte, oda servis görevlilerinden birini, bahçede dizüstü bilgisayarımız üzerinde çalışırken yakalıyoruz. Bizi görünce işini bırakıp “Oda 209?” diye soruyor. Başımızla onaylayınca bilgisayarı bize uzatıp gülümsüyor: “Virüs yok, tertemiz yaptım. Senin bilgisayar bum bum!”
2
Soren Kierkegaard’dan insanlık dersi
24 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

1962 yılından bir fotoğraf. Gunnar Mortensen'in rahmetli kayınpederi Arne Brahe ve bir zamanlar gözü gibi baktığı 1945 model Mercedesi.
(Haber Merkezi) – Geçtiğimiz günlerde Danimarka’nın başkenti Kopenhag yakınlarındaki Hilleroid kasabasında “Daha insanlık ölmemiş” dedirten ilginç bir olay yaşandı. Kayınpederi Arne Brahe’nin ölümüyle karısı Scarlett Mortensen’e miras kalan 1945 model Mercedes Benz marka otomobilin masraflarıyla başa çıkamayacağını anlayan Gunnar Mortensen adlı marangoz, elindeki hurdaya dönmüş, döşemeleri yırtılmış, plastik aksamı çatlamış, boyası kabarmış arabayı elden çıkarmaya karar verir. Yıllarca Almanya’da Mercedes fabrikasında çalıştıktan sonra on yıl önce kesin dönüş yapıp aynı sokakta bir kaç dükkan ileride küçük bir tamirhane açmış olan Soren Kierkegaard’a otomobili kaç krona elden çıkarabileceği sorar. Kolayca yok fiyatına satın alabileceği arabanın motorunu dikkatle inceleyen Soren usta çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez haldeki adamı uyarır ve motorun parçalarının hiç değişmemiş olduğunu, Almanların bu tür şeylere önem verdiklerini, istediği taktirde Mercedes fabrikasına bir mail atıp haber verebileceğini söyler ve hatta paraya sıkışmış olan arkadaşına da üç beş kron vererek rahatlatmak ister. Masraftan bunalmış, cebinde eve ekmek götürecek parası bile kalmamış olan zavallı adam “Boşver abi, sen kaça satarız bu arabayı onu söyle” diye ısrar etse de Mercedes ustası Soren Kierkegaard’ın kararlılığı karşısında arkadaşını kıramaz, verdiği üç beş kronu da alarak “Eh sen bilirsin, bildiğin gibi yap o zaman” der ve evinin yolunu tutar.

Tek bir vidası değişmeden tam 1.000.000 km yol yapan motor, Alman mühendislerce hurdaya dönmüş arabadan büyük bir dikkatle alındı .
Bu olaydan yani Soren ustanın Almanya’ya daha o akşam attığı mailden tam 28 gün sonra Mercedes Benz fabrikasından kasabaya aniden iki mühendis gelir ve üç günlük bir ön incelemeden sonra motoru Almanya’ya götürüp bazı testlerden geçirmek istediklerini söylerler. Cebine 5000 euro konan Gunnar Mortensen kendisinden beklenildiği gibi hiç düşünmeden kabul eder mühendislerin teklifini. Olayın devamını dükkanında ziyaret ettiğimiz ve yaşananlar karşısında hayalkırıklığı yaşadığı gözlerden kaçmayan Soren usta şöyle anlattı:
Mühendis beylerin dönmesininin ardından tam üç ay geçmişti ki Fabrikadan bir mail geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de dahil tüm kasaba umudu kesmiştik. Neyse, mailde son model C sınıf dört kapılı 200 kompresör model bir Mercedes araba ile 250.000 euro teklif ediyorlardı o motor için. Şaşkınlıktan küçük dilimizi yutuyorduk az daha. Hatta para hesaba geçene, araba da kasabaya gönderilene kadar inanmadık yazılanlara. Meğer o motor orjinalmiş. Hiç bir parçası değişmeden tam bir milyon kilometre yol yapmış. Müzeye mi ne koyacaklarmış, aynı özelliklerde dünyada yalnızca iki motor mu varmış orasını pek anlamadım. Yıllar geçti tabii Almancam biraz zayıfladı ama bizim Gunnar’ın başına devlet kuşu konduğunu anladım hemen.

Gelişen olaylar karşısında üzüntüsünü gizleyemeyen Soren Kierkegaard sorularımıza büyük bir olgunlukla yanıtlar verdi.
Teklifi hiç düşünmeden kabul edip, hesabına geçen paranın küçük bir kısmıyla bütün borçlarını kapattıktan sonra Kopenhag il merkezine yerleşen, bu yüzden kasabada kendisine ulaşma şansını yakalayamadığız Gunnar Mortensen’in süpriz gelişen olaylar esnasında peşinden hiç ayrılmadığını ama parayı alır almaz 180 derece döndüğünü, artık semtine bile uğramaz olduğunu özellikle vurgulayan Soren usta “İsa bildiği gibi yapsın onu. Ben insanlık yaptım, müsterihim, canı sağolsun ama bu hayırsızlığı damarlarında asil viking kanı taşıyan birine hiç mi hiç yakıştıramadım doğrusu” diyerek tamamladı sözlerini.
Soren ustaya veda edip kasabadan ayrılmak üzere aracımıza doğru ilerlerken aniden kolumuza yapışıp “Mektupların parasını bile vermedi o deyyus Gunnar. Buradan Alamanya’ya kaç krondur kim bilir?” diye yakınırken “Mektup değil mail atmış amcacım” yanıtımıza boş boş bakıp, Mavi Diş Harald’ın mezarına gidip gitmediğimizi soran, sonradan torunu Hervee’nin orada çalıştığını öğrendiğimiz 88 yaşındaki Balatacı Jacop amcadan, belediye parkında neşeyle oynayan küçücük çocuklara kadar kasabadaki herkesin diline dolanan bu şaşırtıcı olay karşısında “Gerçekten daha insanlık ölmemiş” demekten başka çaremiz kalmıyor anlaşılan.
2
Gezi rehberi: Tantunya
23 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Gezi Rehberi) - Uzun süredir merak ettiğimiz bir ülkeydi Tantunya; şurada burada kulağımıza çalınan birkaç heyecan verici söz dışında internette veya basılı kaynaklar arasında bu gizemli ülkeye dair hiçbir bilgiye ulaşamamıştık. Geçen gün masamızın üstüne bırakılmış bir zarfın içinden çıkan uçak biletlerinin üzerinde TantunAir logosunu görünce anladık ki kader (ya da şaka yapmayı seven bir dostumuz) Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi’ni göreve çağırıyor.
Tantunya’daki deneyimlerimizi ve bu nefes kesici ülke hakkındaki gözlemlerimizi önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız. Ama Tantunya Gezi Rehberimizin bu ilk bölümünü, bizi Tantunya’ya ulaştıran uçuş boyunca yaşadığımız maceraya ayırmak istedik.
Tantunya’nın başkenti Tantun’da yeralan ülkenin tek havalimanı Tımkıt’taki son İngilizce konuşan görevlinin 1983 yılında vefatından bu yana, uluslararası havayolları bu ülkeyi boykot ederek sefer düzenlemeyi bırakmışlar. O yüzden ulaşım sadece ülkenin ulusal havayolu TantunAir ile sağlanabiliyor. Bu firmanın da yalnızca bir uçağı kaldığı için bu uçak 24 saat uçuşta. Tabii durum böyle olunca uçağın rutin bakım ve onarım işlemlerinin de havadayken yapılması gerekiyor. Tantun ekonomisinin 40 yıldır içinde bulunduğu ekonomik kriz dolayısıyla personel alımları durdurulduğundan, 1. pilot aynı zamanda bakım elemanı, 2. pilot aynı zamanda host olarak görev yapıyor.
Parçalı bulutlu, sakin bir Temmuz sabahında Frankfurt Havalimanı’ndan Tantun’a doğru TantunAir TA 227 sayılı uçuşu gerçekleştirmek üzere havalanıyoruz. Uçakta bizden başka turist yok gibi. Olağan geçen kalkışın hemen ardından uçak yükselmeye devam ederken, pilot Tantun dilindeki anonsunu yaptığı sırada sol motordan feci bir gürültü duyuluyor.
Penceremizden dışarı baktığımızda motoru sarıp koruyan metal panellerden birinin açıldığını görüyoruz. Yolcular arasında gözlenen belli belirsiz heyecan hali, pilotun anonsunda söylediğini tahmin ettiğimiz yatıştırıcı sözlerden sonra yokoluyor. Yan sırada oturan ve gözlerimizdeki merakı yakalayan bir Tantunî (Tantun ırkından gelenlere Tantunî deniyor), bize dönüp “Panik yok, sol motor bumbum” diyor. Türkçe’yi nerede öğrendiğini kendisine sorduğumuzda, aynı şeyi heceleyerek tekrar ediyor: “Pa-nik yok. Sol mo-tor bum-bum”.
Diğer yolcuların sakinliğinden, uçağın diğer motorla da idare edebileceği çıkarımını yaparak arkamıza yaslanıyor ve servise çoktan başlamış olan 2. pilotun uzattığı Tantun krakerlerini kemirmeye başlıyoruz.
Çok geçmeden gösterilmeye başlayan bir Tantun filmi, bizi keşfetmek üzere olduğumuz bu heyecan verici ülkenin manzaralarıyla ve sesleriyle sarıp sarmalıyor. İkinci pilotun ikram ettiği Tantun şarabının da etkisiyle kendimizi iyice kaptırıp mest olmuşken…
… bu kez sağdaki motordan gelen feci bir gürültüyle kendimize geliyoruz. Yolcularda gözlenen belli belirsiz heyecan hali, az sonra yapılan anonsla yatışıyor. Yan sıradaki Tantunî bize doğru eğilip “Panik yok, birinci pilot bumbum” diyor.
Kendisine, bizi o an birinci pilottan çok sağ motorun durumunun ilgilendirdiğini, zira sol motorun kalkıştan hemen sonra bumbum olduğunu, sağ motorun da bumbum olması halinde bir mega-bumbum durumunun sözkonusu olabileceğini ifade ediyoruz. Bunun üzerine yavaş yavaş aynı şeyi tekrarlıyor: “Pa-nik yok. Bi-rin-ci pi-lot bum-bum.”
Yüzümüzdeki çaresizliğe acıyan bir başka Tantunî arka sıradan lafa karışıyor: “Bumbum, yani… iyi demek” Hayretle “siz hepiniz Türkçe biliyor musunuz yoksa?” diye sorduğumuzda verdiği cevap bizi şaşırtmıyor: “Bum-bum ya-ni… i-yi de-mek.”
Sonradan edindiğimiz bir Tantunca-Türkçe sözlükten, bumbum sözcüğünün “çok iyi, bomba gibi” anlamına geldiğini öğreniyoruz.
Yolculuğun geri kalan bölümü sakin ve olaysız geçiyor; birinci pilot havadaki bakım operasyonunu bitirip kabine döndükten sonra ikinci pilot yemek servisini yapıyor. Bir çeşit tavuk türevi olduğunu varsaydığımız son derece lezzetli yemeğin ardından tüm yolcular tabakların toplanıp servis bölümüne götürülmesine yardım ediyorlar. TantunAir’de tek kullanımlık tabak yok, onun yerine melamin tabak kullanılıyor. Yemeğin ardından kabinin arka duvarına asılan dev bir dart tahtası etrafında heyecanlı bir turnuva başlıyor.
Çok geçmeden duyduğumuz bir anons ve kulaklarımızdaki tıkanma uçağın inmek üzere alçalmaya başladığını gösteriyor. Artık Tantunya toprakları üzerindeyiz. Etraftaki harika manzaranın tadını çıkararak inişe geçiyoruz. Özgürlükler ülkesi Tantunya’da sigara yasağı anayasal haklara aykırı olduğu için uygulanmıyor; bu nedenle uçak inerken dahi sigara içmek mümkün (uçak havadayken cep telefonu kullanmak ve SMS göndermekten bahsetmiyoruz bile).
Uçağın tekerlekleri yere değer değmez yolcular ayağa kalkıp eşyalarını toparlamaya başlıyorlar. Yolculuğun verdiği keyif ve hedefimize varmış olmanın verdiği rahatlamayla Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi olarak “Bumbum Tantunya!” diye bağırmaya başlıyoruz. Etrafımızdaki yolcular bundan çok hoşlanarak sırtımıza vurmaya ve kulaklarımızı çekiştirmeye başlıyorlar. Bunun da Tantun vücut dilinde bir sevgi gösterisi olduğunu anlamamız çok sürmüyor.
Ve işte Tantunya’dayız. Hava sıcaklığı 35 derece, nem oranı % 80, Türkiye ile saat farkı çok. Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi, keşfetmeye, maceraya hazır bir şekilde Tantun’un renkli yaşamına karışıyor. Pek yakında bu sayfalarda…
Bu yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayınız.
0
“Anlamsızlıklar Üniversitesi” rüyası gerçekleşiyor mu?
22 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Umberto Eco’nun yazdığı ünlü “Foucault Sarkacı” adlı romanı okuduğunda çok etkilenip sonrasında yeni ve farklı bir üniversite kurmayı kendine amaç edinen ve bu projesi için nihayet bu yıl başında kaynak yaratıp gerekli izinleri alabilen işadamı ve eski Sinop belediye başkanı adayı Emin Üstündağ, Tarım Bakanlığı tarafından Sinop il sınırları içinde kendisi için tahsis edilen arazide gerçekleştirdiği temel atma töreninde projesini medyayla paylaştı.
Üniversitenin amacını “Kitabın da dediği gibi, işe yaramaz ya da olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı okul” olarak özetleyen Üstündağ sözlerine şöyle devam etti:
Amacımız, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmektir. Bu bağlamda okulumuzda olmasını planladığımız bölümler ve dersler başlangıç için şunlar olacaktır:
1- Hazırlık bölümü:
Amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
2-Olanaksızlıklar bölümü:
Dersler: Çingene Kentbilimi, Aztek At Yarışları, Antartika’nın Tarımsal Tarihi, Çağdaş Sümer Edebiyatı, Asur-Babil Pulculuğu, Amerikanın Keşfi Öncesi Tekerlek Teknolojisi, Sessiz Film Fonetiği…
3-Kendi kendine karşıtlıklar bölümü:
Dersler: Devrim Geleneği, Halk Oligarşisi, Yenilikçi Gelenekler Tarihi, Totolojik Diyalektik, Sözdizimi Yanlışlıkları Dilbilgisi…
Konuyla ilgili sorulara büyük bir kararlılıkla yanıt veren Üstündağ, okulun öğrenci ve öğretim görevlisi profilinin nasıl olması gerektiği konusunda da şunları söyledi:
Dört tip insan kabul ediyoruz okulumuza başka bir şart aranmaksızın:
1- Alıklar: Konuşup yazamazlar, ağızlarından salyalar akar. Dondurmasını alnına yapıştırır.
2- Budalalar: Bardağın dışından konuşurlar. Bardağın içinden konuşmak isterler ama ne yapar eder dışından konuşurlar. Pot kırarlar sürekli. En iyileri diplomattır. Yaratıcı değil aktarıcıdırlar.
3- Aptallar: Davranışlarında tutarlı mantık yürütmede yanılırlar. Örneğin şöyle derler “bütün köpekler evcil hayvanlardır, köpekler havlar, kediler de evcil hayvanlardır demek ki kediler de havlar.
4- Deliler: Hile bilmeyen aptallardır. Aptallar savlarını kanıtlamaya çalışırlar. Çarpık da olsa bir mantıkları vardır. Oysa delilerin mantıkla işi yoktur. Onlar için her şey her şeyi kanıtlar. Delilerin saplantıları vardır ve bu saplantılarını kanıtlamak için her şeyden yararlanırlar.
Gördüğünüz gibi Foucault Sarkacının ruhunu olduğu gibi korumak istedik. Böylece okulumuzdan lisans programında yukarıda saydığımız dört öğeyi dengeli bir biçimde kullanan “normal insanlar”, lisans üstü programında ise bu dört öğeden birini baskın kılıp “dahiler” yaratmayı amaçlıyoruz. Diğer yandan öğretim görevlileri için olmazsa olmaz iki şartımız var. Almış oldukları standart eğitimin dışında:
1- Tetrapoloktomiya (kılı kırk yarma sanatı) uzmanı olması
2- Pilokatabasi (kıl payı kurtulma sanatı) uzmanı olması
YÖK denkliği konusunda neler düşündüğünü sorduğumuz Emin Üstündağ bu soruya yanıt vermek istemediğini, konunun muhatabının YÖK Başkanı olduğunu, kendisinin gerekli izinleri alarak üstüne düşen görevi yerine getirdiğini bildirerek sözlerini tamamladı.
Bilindiği üzere YÖK yetkilileri uzun bir süredir sessizliklerini korumakta ve tüm ısrarlarımıza rağmen konuyla ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadırlar.
0
Hacımazlı köyünde garip şeyler oluyor.
21 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
Nasıl olup da bulaşıcı amnezi hastalığına yakalanmadığı halen anlaşılamayan ve aldığı bıçak darbesiyle kısa bir süre baygınlık geçiren Ferruh öğretmen, tüm olanlara rağmen ricamızı kırmadı ve sedye üzerinde olduğu halde sağlık ocağı girişinde sorularımıza yarı baygın yanıtlar verdi: “Çok pişmanım. Selim Tanrıkulu’nun İspanyol dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğunu unutmuşum. Zaten bende şans olsa Alman Dili ve Edebiyatı okuyor olurdu” diyen talihsiz adam, sağlık ocağı çıkışında emniyet kuvvetlerince tutuklanarak savcılığa götürüldü ve ilk sorgulamasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.

1962 yılından bir fotoğraf. Gunnar Mortensen'in rahmetli kayınpederi Arne Brahe ve bir zamanlar gözü gibi baktığı 1945 model Mercedesi.
(Haber Merkezi) – Geçtiğimiz günlerde Danimarka’nın başkenti Kopenhag yakınlarındaki Hilleroid kasabasında “Daha insanlık ölmemiş” dedirten ilginç bir olay yaşandı. Kayınpederi Arne Brahe’nin ölümüyle karısı Scarlett Mortensen’e miras kalan 1945 model Mercedes Benz marka otomobilin masraflarıyla başa çıkamayacağını anlayan Gunnar Mortensen adlı marangoz, elindeki hurdaya dönmüş, döşemeleri yırtılmış, plastik aksamı çatlamış, boyası kabarmış arabayı elden çıkarmaya karar verir. Yıllarca Almanya’da Mercedes fabrikasında çalıştıktan sonra on yıl önce kesin dönüş yapıp aynı sokakta bir kaç dükkan ileride küçük bir tamirhane açmış olan Soren Kierkegaard’a otomobili kaç krona elden çıkarabileceği sorar. Kolayca yok fiyatına satın alabileceği arabanın motorunu dikkatle inceleyen Soren usta çaresizlik içinde ne yapacağını bilemez haldeki adamı uyarır ve motorun parçalarının hiç değişmemiş olduğunu, Almanların bu tür şeylere önem verdiklerini, istediği taktirde Mercedes fabrikasına bir mail atıp haber verebileceğini söyler ve hatta paraya sıkışmış olan arkadaşına da üç beş kron vererek rahatlatmak ister. Masraftan bunalmış, cebinde eve ekmek götürecek parası bile kalmamış olan zavallı adam “Boşver abi, sen kaça satarız bu arabayı onu söyle” diye ısrar etse de Mercedes ustası Soren Kierkegaard’ın kararlılığı karşısında arkadaşını kıramaz, verdiği üç beş kronu da alarak “Eh sen bilirsin, bildiğin gibi yap o zaman” der ve evinin yolunu tutar.

Tek bir vidası değişmeden tam 1.000.000 km yol yapan motor, Alman mühendislerce hurdaya dönmüş arabadan büyük bir dikkatle alındı .
Bu olaydan yani Soren ustanın Almanya’ya daha o akşam attığı mailden tam 28 gün sonra Mercedes Benz fabrikasından kasabaya aniden iki mühendis gelir ve üç günlük bir ön incelemeden sonra motoru Almanya’ya götürüp bazı testlerden geçirmek istediklerini söylerler. Cebine 5000 euro konan Gunnar Mortensen kendisinden beklenildiği gibi hiç düşünmeden kabul eder mühendislerin teklifini. Olayın devamını dükkanında ziyaret ettiğimiz ve yaşananlar karşısında hayalkırıklığı yaşadığı gözlerden kaçmayan Soren usta şöyle anlattı:
Mühendis beylerin dönmesininin ardından tam üç ay geçmişti ki Fabrikadan bir mail geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de dahil tüm kasaba umudu kesmiştik. Neyse, mailde son model C sınıf dört kapılı 200 kompresör model bir Mercedes araba ile 250.000 euro teklif ediyorlardı o motor için. Şaşkınlıktan küçük dilimizi yutuyorduk az daha. Hatta para hesaba geçene, araba da kasabaya gönderilene kadar inanmadık yazılanlara. Meğer o motor orjinalmiş. Hiç bir parçası değişmeden tam bir milyon kilometre yol yapmış. Müzeye mi ne koyacaklarmış, aynı özelliklerde dünyada yalnızca iki motor mu varmış orasını pek anlamadım. Yıllar geçti tabii Almancam biraz zayıfladı ama bizim Gunnar’ın başına devlet kuşu konduğunu anladım hemen.

Gelişen olaylar karşısında üzüntüsünü gizleyemeyen Soren Kierkegaard sorularımıza büyük bir olgunlukla yanıtlar verdi.
Teklifi hiç düşünmeden kabul edip, hesabına geçen paranın küçük bir kısmıyla bütün borçlarını kapattıktan sonra Kopenhag il merkezine yerleşen, bu yüzden kasabada kendisine ulaşma şansını yakalayamadığız Gunnar Mortensen’in süpriz gelişen olaylar esnasında peşinden hiç ayrılmadığını ama parayı alır almaz 180 derece döndüğünü, artık semtine bile uğramaz olduğunu özellikle vurgulayan Soren usta “İsa bildiği gibi yapsın onu. Ben insanlık yaptım, müsterihim, canı sağolsun ama bu hayırsızlığı damarlarında asil viking kanı taşıyan birine hiç mi hiç yakıştıramadım doğrusu” diyerek tamamladı sözlerini.
Soren ustaya veda edip kasabadan ayrılmak üzere aracımıza doğru ilerlerken aniden kolumuza yapışıp “Mektupların parasını bile vermedi o deyyus Gunnar. Buradan Alamanya’ya kaç krondur kim bilir?” diye yakınırken “Mektup değil mail atmış amcacım” yanıtımıza boş boş bakıp, Mavi Diş Harald’ın mezarına gidip gitmediğimizi soran, sonradan torunu Hervee’nin orada çalıştığını öğrendiğimiz 88 yaşındaki Balatacı Jacop amcadan, belediye parkında neşeyle oynayan küçücük çocuklara kadar kasabadaki herkesin diline dolanan bu şaşırtıcı olay karşısında “Gerçekten daha insanlık ölmemiş” demekten başka çaremiz kalmıyor anlaşılan.
2
Gezi rehberi: Tantunya
23 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Gezi Rehberi) - Uzun süredir merak ettiğimiz bir ülkeydi Tantunya; şurada burada kulağımıza çalınan birkaç heyecan verici söz dışında internette veya basılı kaynaklar arasında bu gizemli ülkeye dair hiçbir bilgiye ulaşamamıştık. Geçen gün masamızın üstüne bırakılmış bir zarfın içinden çıkan uçak biletlerinin üzerinde TantunAir logosunu görünce anladık ki kader (ya da şaka yapmayı seven bir dostumuz) Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi’ni göreve çağırıyor.
Tantunya’daki deneyimlerimizi ve bu nefes kesici ülke hakkındaki gözlemlerimizi önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız. Ama Tantunya Gezi Rehberimizin bu ilk bölümünü, bizi Tantunya’ya ulaştıran uçuş boyunca yaşadığımız maceraya ayırmak istedik.
Tantunya’nın başkenti Tantun’da yeralan ülkenin tek havalimanı Tımkıt’taki son İngilizce konuşan görevlinin 1983 yılında vefatından bu yana, uluslararası havayolları bu ülkeyi boykot ederek sefer düzenlemeyi bırakmışlar. O yüzden ulaşım sadece ülkenin ulusal havayolu TantunAir ile sağlanabiliyor. Bu firmanın da yalnızca bir uçağı kaldığı için bu uçak 24 saat uçuşta. Tabii durum böyle olunca uçağın rutin bakım ve onarım işlemlerinin de havadayken yapılması gerekiyor. Tantun ekonomisinin 40 yıldır içinde bulunduğu ekonomik kriz dolayısıyla personel alımları durdurulduğundan, 1. pilot aynı zamanda bakım elemanı, 2. pilot aynı zamanda host olarak görev yapıyor.
Parçalı bulutlu, sakin bir Temmuz sabahında Frankfurt Havalimanı’ndan Tantun’a doğru TantunAir TA 227 sayılı uçuşu gerçekleştirmek üzere havalanıyoruz. Uçakta bizden başka turist yok gibi. Olağan geçen kalkışın hemen ardından uçak yükselmeye devam ederken, pilot Tantun dilindeki anonsunu yaptığı sırada sol motordan feci bir gürültü duyuluyor.
Penceremizden dışarı baktığımızda motoru sarıp koruyan metal panellerden birinin açıldığını görüyoruz. Yolcular arasında gözlenen belli belirsiz heyecan hali, pilotun anonsunda söylediğini tahmin ettiğimiz yatıştırıcı sözlerden sonra yokoluyor. Yan sırada oturan ve gözlerimizdeki merakı yakalayan bir Tantunî (Tantun ırkından gelenlere Tantunî deniyor), bize dönüp “Panik yok, sol motor bumbum” diyor. Türkçe’yi nerede öğrendiğini kendisine sorduğumuzda, aynı şeyi heceleyerek tekrar ediyor: “Pa-nik yok. Sol mo-tor bum-bum”.
Diğer yolcuların sakinliğinden, uçağın diğer motorla da idare edebileceği çıkarımını yaparak arkamıza yaslanıyor ve servise çoktan başlamış olan 2. pilotun uzattığı Tantun krakerlerini kemirmeye başlıyoruz.
Çok geçmeden gösterilmeye başlayan bir Tantun filmi, bizi keşfetmek üzere olduğumuz bu heyecan verici ülkenin manzaralarıyla ve sesleriyle sarıp sarmalıyor. İkinci pilotun ikram ettiği Tantun şarabının da etkisiyle kendimizi iyice kaptırıp mest olmuşken…
… bu kez sağdaki motordan gelen feci bir gürültüyle kendimize geliyoruz. Yolcularda gözlenen belli belirsiz heyecan hali, az sonra yapılan anonsla yatışıyor. Yan sıradaki Tantunî bize doğru eğilip “Panik yok, birinci pilot bumbum” diyor.
Kendisine, bizi o an birinci pilottan çok sağ motorun durumunun ilgilendirdiğini, zira sol motorun kalkıştan hemen sonra bumbum olduğunu, sağ motorun da bumbum olması halinde bir mega-bumbum durumunun sözkonusu olabileceğini ifade ediyoruz. Bunun üzerine yavaş yavaş aynı şeyi tekrarlıyor: “Pa-nik yok. Bi-rin-ci pi-lot bum-bum.”
Yüzümüzdeki çaresizliğe acıyan bir başka Tantunî arka sıradan lafa karışıyor: “Bumbum, yani… iyi demek” Hayretle “siz hepiniz Türkçe biliyor musunuz yoksa?” diye sorduğumuzda verdiği cevap bizi şaşırtmıyor: “Bum-bum ya-ni… i-yi de-mek.”
Sonradan edindiğimiz bir Tantunca-Türkçe sözlükten, bumbum sözcüğünün “çok iyi, bomba gibi” anlamına geldiğini öğreniyoruz.
Yolculuğun geri kalan bölümü sakin ve olaysız geçiyor; birinci pilot havadaki bakım operasyonunu bitirip kabine döndükten sonra ikinci pilot yemek servisini yapıyor. Bir çeşit tavuk türevi olduğunu varsaydığımız son derece lezzetli yemeğin ardından tüm yolcular tabakların toplanıp servis bölümüne götürülmesine yardım ediyorlar. TantunAir’de tek kullanımlık tabak yok, onun yerine melamin tabak kullanılıyor. Yemeğin ardından kabinin arka duvarına asılan dev bir dart tahtası etrafında heyecanlı bir turnuva başlıyor.
Çok geçmeden duyduğumuz bir anons ve kulaklarımızdaki tıkanma uçağın inmek üzere alçalmaya başladığını gösteriyor. Artık Tantunya toprakları üzerindeyiz. Etraftaki harika manzaranın tadını çıkararak inişe geçiyoruz. Özgürlükler ülkesi Tantunya’da sigara yasağı anayasal haklara aykırı olduğu için uygulanmıyor; bu nedenle uçak inerken dahi sigara içmek mümkün (uçak havadayken cep telefonu kullanmak ve SMS göndermekten bahsetmiyoruz bile).
Uçağın tekerlekleri yere değer değmez yolcular ayağa kalkıp eşyalarını toparlamaya başlıyorlar. Yolculuğun verdiği keyif ve hedefimize varmış olmanın verdiği rahatlamayla Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi olarak “Bumbum Tantunya!” diye bağırmaya başlıyoruz. Etrafımızdaki yolcular bundan çok hoşlanarak sırtımıza vurmaya ve kulaklarımızı çekiştirmeye başlıyorlar. Bunun da Tantun vücut dilinde bir sevgi gösterisi olduğunu anlamamız çok sürmüyor.
Ve işte Tantunya’dayız. Hava sıcaklığı 35 derece, nem oranı % 80, Türkiye ile saat farkı çok. Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi, keşfetmeye, maceraya hazır bir şekilde Tantun’un renkli yaşamına karışıyor. Pek yakında bu sayfalarda…
Bu yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayınız.
0
“Anlamsızlıklar Üniversitesi” rüyası gerçekleşiyor mu?
22 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Umberto Eco’nun yazdığı ünlü “Foucault Sarkacı” adlı romanı okuduğunda çok etkilenip sonrasında yeni ve farklı bir üniversite kurmayı kendine amaç edinen ve bu projesi için nihayet bu yıl başında kaynak yaratıp gerekli izinleri alabilen işadamı ve eski Sinop belediye başkanı adayı Emin Üstündağ, Tarım Bakanlığı tarafından Sinop il sınırları içinde kendisi için tahsis edilen arazide gerçekleştirdiği temel atma töreninde projesini medyayla paylaştı.
Üniversitenin amacını “Kitabın da dediği gibi, işe yaramaz ya da olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı okul” olarak özetleyen Üstündağ sözlerine şöyle devam etti:
Amacımız, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmektir. Bu bağlamda okulumuzda olmasını planladığımız bölümler ve dersler başlangıç için şunlar olacaktır:
1- Hazırlık bölümü:
Amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
2-Olanaksızlıklar bölümü:
Dersler: Çingene Kentbilimi, Aztek At Yarışları, Antartika’nın Tarımsal Tarihi, Çağdaş Sümer Edebiyatı, Asur-Babil Pulculuğu, Amerikanın Keşfi Öncesi Tekerlek Teknolojisi, Sessiz Film Fonetiği…
3-Kendi kendine karşıtlıklar bölümü:
Dersler: Devrim Geleneği, Halk Oligarşisi, Yenilikçi Gelenekler Tarihi, Totolojik Diyalektik, Sözdizimi Yanlışlıkları Dilbilgisi…
Konuyla ilgili sorulara büyük bir kararlılıkla yanıt veren Üstündağ, okulun öğrenci ve öğretim görevlisi profilinin nasıl olması gerektiği konusunda da şunları söyledi:
Dört tip insan kabul ediyoruz okulumuza başka bir şart aranmaksızın:
1- Alıklar: Konuşup yazamazlar, ağızlarından salyalar akar. Dondurmasını alnına yapıştırır.
2- Budalalar: Bardağın dışından konuşurlar. Bardağın içinden konuşmak isterler ama ne yapar eder dışından konuşurlar. Pot kırarlar sürekli. En iyileri diplomattır. Yaratıcı değil aktarıcıdırlar.
3- Aptallar: Davranışlarında tutarlı mantık yürütmede yanılırlar. Örneğin şöyle derler “bütün köpekler evcil hayvanlardır, köpekler havlar, kediler de evcil hayvanlardır demek ki kediler de havlar.
4- Deliler: Hile bilmeyen aptallardır. Aptallar savlarını kanıtlamaya çalışırlar. Çarpık da olsa bir mantıkları vardır. Oysa delilerin mantıkla işi yoktur. Onlar için her şey her şeyi kanıtlar. Delilerin saplantıları vardır ve bu saplantılarını kanıtlamak için her şeyden yararlanırlar.
Gördüğünüz gibi Foucault Sarkacının ruhunu olduğu gibi korumak istedik. Böylece okulumuzdan lisans programında yukarıda saydığımız dört öğeyi dengeli bir biçimde kullanan “normal insanlar”, lisans üstü programında ise bu dört öğeden birini baskın kılıp “dahiler” yaratmayı amaçlıyoruz. Diğer yandan öğretim görevlileri için olmazsa olmaz iki şartımız var. Almış oldukları standart eğitimin dışında:
1- Tetrapoloktomiya (kılı kırk yarma sanatı) uzmanı olması
2- Pilokatabasi (kıl payı kurtulma sanatı) uzmanı olması
YÖK denkliği konusunda neler düşündüğünü sorduğumuz Emin Üstündağ bu soruya yanıt vermek istemediğini, konunun muhatabının YÖK Başkanı olduğunu, kendisinin gerekli izinleri alarak üstüne düşen görevi yerine getirdiğini bildirerek sözlerini tamamladı.
Bilindiği üzere YÖK yetkilileri uzun bir süredir sessizliklerini korumakta ve tüm ısrarlarımıza rağmen konuyla ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadırlar.
0
Hacımazlı köyünde garip şeyler oluyor.
21 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
Nasıl olup da bulaşıcı amnezi hastalığına yakalanmadığı halen anlaşılamayan ve aldığı bıçak darbesiyle kısa bir süre baygınlık geçiren Ferruh öğretmen, tüm olanlara rağmen ricamızı kırmadı ve sedye üzerinde olduğu halde sağlık ocağı girişinde sorularımıza yarı baygın yanıtlar verdi: “Çok pişmanım. Selim Tanrıkulu’nun İspanyol dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğunu unutmuşum. Zaten bende şans olsa Alman Dili ve Edebiyatı okuyor olurdu” diyen talihsiz adam, sağlık ocağı çıkışında emniyet kuvvetlerince tutuklanarak savcılığa götürüldü ve ilk sorgulamasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
(Gezi Rehberi) - Uzun süredir merak ettiğimiz bir ülkeydi Tantunya; şurada burada kulağımıza çalınan birkaç heyecan verici söz dışında internette veya basılı kaynaklar arasında bu gizemli ülkeye dair hiçbir bilgiye ulaşamamıştık. Geçen gün masamızın üstüne bırakılmış bir zarfın içinden çıkan uçak biletlerinin üzerinde TantunAir logosunu görünce anladık ki kader (ya da şaka yapmayı seven bir dostumuz) Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi’ni göreve çağırıyor.
Tantunya’daki deneyimlerimizi ve bu nefes kesici ülke hakkındaki gözlemlerimizi önümüzdeki günlerde sizlerle paylaşacağız. Ama Tantunya Gezi Rehberimizin bu ilk bölümünü, bizi Tantunya’ya ulaştıran uçuş boyunca yaşadığımız maceraya ayırmak istedik.
Tantunya’nın başkenti Tantun’da yeralan ülkenin tek havalimanı Tımkıt’taki son İngilizce konuşan görevlinin 1983 yılında vefatından bu yana, uluslararası havayolları bu ülkeyi boykot ederek sefer düzenlemeyi bırakmışlar. O yüzden ulaşım sadece ülkenin ulusal havayolu TantunAir ile sağlanabiliyor. Bu firmanın da yalnızca bir uçağı kaldığı için bu uçak 24 saat uçuşta. Tabii durum böyle olunca uçağın rutin bakım ve onarım işlemlerinin de havadayken yapılması gerekiyor. Tantun ekonomisinin 40 yıldır içinde bulunduğu ekonomik kriz dolayısıyla personel alımları durdurulduğundan, 1. pilot aynı zamanda bakım elemanı, 2. pilot aynı zamanda host olarak görev yapıyor.
Parçalı bulutlu, sakin bir Temmuz sabahında Frankfurt Havalimanı’ndan Tantun’a doğru TantunAir TA 227 sayılı uçuşu gerçekleştirmek üzere havalanıyoruz. Uçakta bizden başka turist yok gibi. Olağan geçen kalkışın hemen ardından uçak yükselmeye devam ederken, pilot Tantun dilindeki anonsunu yaptığı sırada sol motordan feci bir gürültü duyuluyor.
Penceremizden dışarı baktığımızda motoru sarıp koruyan metal panellerden birinin açıldığını görüyoruz. Yolcular arasında gözlenen belli belirsiz heyecan hali, pilotun anonsunda söylediğini tahmin ettiğimiz yatıştırıcı sözlerden sonra yokoluyor. Yan sırada oturan ve gözlerimizdeki merakı yakalayan bir Tantunî (Tantun ırkından gelenlere Tantunî deniyor), bize dönüp “Panik yok, sol motor bumbum” diyor. Türkçe’yi nerede öğrendiğini kendisine sorduğumuzda, aynı şeyi heceleyerek tekrar ediyor: “Pa-nik yok. Sol mo-tor bum-bum”.
Diğer yolcuların sakinliğinden, uçağın diğer motorla da idare edebileceği çıkarımını yaparak arkamıza yaslanıyor ve servise çoktan başlamış olan 2. pilotun uzattığı Tantun krakerlerini kemirmeye başlıyoruz.
Çok geçmeden gösterilmeye başlayan bir Tantun filmi, bizi keşfetmek üzere olduğumuz bu heyecan verici ülkenin manzaralarıyla ve sesleriyle sarıp sarmalıyor. İkinci pilotun ikram ettiği Tantun şarabının da etkisiyle kendimizi iyice kaptırıp mest olmuşken…
… bu kez sağdaki motordan gelen feci bir gürültüyle kendimize geliyoruz. Yolcularda gözlenen belli belirsiz heyecan hali, az sonra yapılan anonsla yatışıyor. Yan sıradaki Tantunî bize doğru eğilip “Panik yok, birinci pilot bumbum” diyor.
Kendisine, bizi o an birinci pilottan çok sağ motorun durumunun ilgilendirdiğini, zira sol motorun kalkıştan hemen sonra bumbum olduğunu, sağ motorun da bumbum olması halinde bir mega-bumbum durumunun sözkonusu olabileceğini ifade ediyoruz. Bunun üzerine yavaş yavaş aynı şeyi tekrarlıyor: “Pa-nik yok. Bi-rin-ci pi-lot bum-bum.”
Yüzümüzdeki çaresizliğe acıyan bir başka Tantunî arka sıradan lafa karışıyor: “Bumbum, yani… iyi demek” Hayretle “siz hepiniz Türkçe biliyor musunuz yoksa?” diye sorduğumuzda verdiği cevap bizi şaşırtmıyor: “Bum-bum ya-ni… i-yi de-mek.”
Sonradan edindiğimiz bir Tantunca-Türkçe sözlükten, bumbum sözcüğünün “çok iyi, bomba gibi” anlamına geldiğini öğreniyoruz.
Yolculuğun geri kalan bölümü sakin ve olaysız geçiyor; birinci pilot havadaki bakım operasyonunu bitirip kabine döndükten sonra ikinci pilot yemek servisini yapıyor. Bir çeşit tavuk türevi olduğunu varsaydığımız son derece lezzetli yemeğin ardından tüm yolcular tabakların toplanıp servis bölümüne götürülmesine yardım ediyorlar. TantunAir’de tek kullanımlık tabak yok, onun yerine melamin tabak kullanılıyor. Yemeğin ardından kabinin arka duvarına asılan dev bir dart tahtası etrafında heyecanlı bir turnuva başlıyor.
Çok geçmeden duyduğumuz bir anons ve kulaklarımızdaki tıkanma uçağın inmek üzere alçalmaya başladığını gösteriyor. Artık Tantunya toprakları üzerindeyiz. Etraftaki harika manzaranın tadını çıkararak inişe geçiyoruz. Özgürlükler ülkesi Tantunya’da sigara yasağı anayasal haklara aykırı olduğu için uygulanmıyor; bu nedenle uçak inerken dahi sigara içmek mümkün (uçak havadayken cep telefonu kullanmak ve SMS göndermekten bahsetmiyoruz bile).
Uçağın tekerlekleri yere değer değmez yolcular ayağa kalkıp eşyalarını toparlamaya başlıyorlar. Yolculuğun verdiği keyif ve hedefimize varmış olmanın verdiği rahatlamayla Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi olarak “Bumbum Tantunya!” diye bağırmaya başlıyoruz. Etrafımızdaki yolcular bundan çok hoşlanarak sırtımıza vurmaya ve kulaklarımızı çekiştirmeye başlıyorlar. Bunun da Tantun vücut dilinde bir sevgi gösterisi olduğunu anlamamız çok sürmüyor.
Ve işte Tantunya’dayız. Hava sıcaklığı 35 derece, nem oranı % 80, Türkiye ile saat farkı çok. Abartma Tozu Gezi Rehberi Ekibi, keşfetmeye, maceraya hazır bir şekilde Tantun’un renkli yaşamına karışıyor. Pek yakında bu sayfalarda…
Bu yazının ikinci bölümünü okumak için tıklayınız.
0
“Anlamsızlıklar Üniversitesi” rüyası gerçekleşiyor mu?
22 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Umberto Eco’nun yazdığı ünlü “Foucault Sarkacı” adlı romanı okuduğunda çok etkilenip sonrasında yeni ve farklı bir üniversite kurmayı kendine amaç edinen ve bu projesi için nihayet bu yıl başında kaynak yaratıp gerekli izinleri alabilen işadamı ve eski Sinop belediye başkanı adayı Emin Üstündağ, Tarım Bakanlığı tarafından Sinop il sınırları içinde kendisi için tahsis edilen arazide gerçekleştirdiği temel atma töreninde projesini medyayla paylaştı.
Üniversitenin amacını “Kitabın da dediği gibi, işe yaramaz ya da olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı okul” olarak özetleyen Üstündağ sözlerine şöyle devam etti:
Amacımız, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmektir. Bu bağlamda okulumuzda olmasını planladığımız bölümler ve dersler başlangıç için şunlar olacaktır:
1- Hazırlık bölümü:
Amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
2-Olanaksızlıklar bölümü:
Dersler: Çingene Kentbilimi, Aztek At Yarışları, Antartika’nın Tarımsal Tarihi, Çağdaş Sümer Edebiyatı, Asur-Babil Pulculuğu, Amerikanın Keşfi Öncesi Tekerlek Teknolojisi, Sessiz Film Fonetiği…
3-Kendi kendine karşıtlıklar bölümü:
Dersler: Devrim Geleneği, Halk Oligarşisi, Yenilikçi Gelenekler Tarihi, Totolojik Diyalektik, Sözdizimi Yanlışlıkları Dilbilgisi…
Konuyla ilgili sorulara büyük bir kararlılıkla yanıt veren Üstündağ, okulun öğrenci ve öğretim görevlisi profilinin nasıl olması gerektiği konusunda da şunları söyledi:
Dört tip insan kabul ediyoruz okulumuza başka bir şart aranmaksızın:
1- Alıklar: Konuşup yazamazlar, ağızlarından salyalar akar. Dondurmasını alnına yapıştırır.
2- Budalalar: Bardağın dışından konuşurlar. Bardağın içinden konuşmak isterler ama ne yapar eder dışından konuşurlar. Pot kırarlar sürekli. En iyileri diplomattır. Yaratıcı değil aktarıcıdırlar.
3- Aptallar: Davranışlarında tutarlı mantık yürütmede yanılırlar. Örneğin şöyle derler “bütün köpekler evcil hayvanlardır, köpekler havlar, kediler de evcil hayvanlardır demek ki kediler de havlar.
4- Deliler: Hile bilmeyen aptallardır. Aptallar savlarını kanıtlamaya çalışırlar. Çarpık da olsa bir mantıkları vardır. Oysa delilerin mantıkla işi yoktur. Onlar için her şey her şeyi kanıtlar. Delilerin saplantıları vardır ve bu saplantılarını kanıtlamak için her şeyden yararlanırlar.
Gördüğünüz gibi Foucault Sarkacının ruhunu olduğu gibi korumak istedik. Böylece okulumuzdan lisans programında yukarıda saydığımız dört öğeyi dengeli bir biçimde kullanan “normal insanlar”, lisans üstü programında ise bu dört öğeden birini baskın kılıp “dahiler” yaratmayı amaçlıyoruz. Diğer yandan öğretim görevlileri için olmazsa olmaz iki şartımız var. Almış oldukları standart eğitimin dışında:
1- Tetrapoloktomiya (kılı kırk yarma sanatı) uzmanı olması
2- Pilokatabasi (kıl payı kurtulma sanatı) uzmanı olması
YÖK denkliği konusunda neler düşündüğünü sorduğumuz Emin Üstündağ bu soruya yanıt vermek istemediğini, konunun muhatabının YÖK Başkanı olduğunu, kendisinin gerekli izinleri alarak üstüne düşen görevi yerine getirdiğini bildirerek sözlerini tamamladı.
Bilindiği üzere YÖK yetkilileri uzun bir süredir sessizliklerini korumakta ve tüm ısrarlarımıza rağmen konuyla ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadırlar.
0
Hacımazlı köyünde garip şeyler oluyor.
21 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
Nasıl olup da bulaşıcı amnezi hastalığına yakalanmadığı halen anlaşılamayan ve aldığı bıçak darbesiyle kısa bir süre baygınlık geçiren Ferruh öğretmen, tüm olanlara rağmen ricamızı kırmadı ve sedye üzerinde olduğu halde sağlık ocağı girişinde sorularımıza yarı baygın yanıtlar verdi: “Çok pişmanım. Selim Tanrıkulu’nun İspanyol dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğunu unutmuşum. Zaten bende şans olsa Alman Dili ve Edebiyatı okuyor olurdu” diyen talihsiz adam, sağlık ocağı çıkışında emniyet kuvvetlerince tutuklanarak savcılığa götürüldü ve ilk sorgulamasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
(Haber Merkezi) - Umberto Eco’nun yazdığı ünlü “Foucault Sarkacı” adlı romanı okuduğunda çok etkilenip sonrasında yeni ve farklı bir üniversite kurmayı kendine amaç edinen ve bu projesi için nihayet bu yıl başında kaynak yaratıp gerekli izinleri alabilen işadamı ve eski Sinop belediye başkanı adayı Emin Üstündağ, Tarım Bakanlığı tarafından Sinop il sınırları içinde kendisi için tahsis edilen arazide gerçekleştirdiği temel atma töreninde projesini medyayla paylaştı.
Üniversitenin amacını “Kitabın da dediği gibi, işe yaramaz ya da olanaksız konuların öğretildiği bir karşılaştırmalı okul” olarak özetleyen Üstündağ sözlerine şöyle devam etti:
Amacımız, anlamsız konuların sayısını sonsuza dek arttırabilecek araştırmacılar yetiştirmektir. Bu bağlamda okulumuzda olmasını planladığımız bölümler ve dersler başlangıç için şunlar olacaktır:
1- Hazırlık bölümü:
Amacı öğrencilere anlamsızlık duygusunu aşılamak.
2-Olanaksızlıklar bölümü:
Dersler: Çingene Kentbilimi, Aztek At Yarışları, Antartika’nın Tarımsal Tarihi, Çağdaş Sümer Edebiyatı, Asur-Babil Pulculuğu, Amerikanın Keşfi Öncesi Tekerlek Teknolojisi, Sessiz Film Fonetiği…
3-Kendi kendine karşıtlıklar bölümü:
Dersler: Devrim Geleneği, Halk Oligarşisi, Yenilikçi Gelenekler Tarihi, Totolojik Diyalektik, Sözdizimi Yanlışlıkları Dilbilgisi…
Konuyla ilgili sorulara büyük bir kararlılıkla yanıt veren Üstündağ, okulun öğrenci ve öğretim görevlisi profilinin nasıl olması gerektiği konusunda da şunları söyledi:
Dört tip insan kabul ediyoruz okulumuza başka bir şart aranmaksızın:
1- Alıklar: Konuşup yazamazlar, ağızlarından salyalar akar. Dondurmasını alnına yapıştırır.
2- Budalalar: Bardağın dışından konuşurlar. Bardağın içinden konuşmak isterler ama ne yapar eder dışından konuşurlar. Pot kırarlar sürekli. En iyileri diplomattır. Yaratıcı değil aktarıcıdırlar.
3- Aptallar: Davranışlarında tutarlı mantık yürütmede yanılırlar. Örneğin şöyle derler “bütün köpekler evcil hayvanlardır, köpekler havlar, kediler de evcil hayvanlardır demek ki kediler de havlar.
4- Deliler: Hile bilmeyen aptallardır. Aptallar savlarını kanıtlamaya çalışırlar. Çarpık da olsa bir mantıkları vardır. Oysa delilerin mantıkla işi yoktur. Onlar için her şey her şeyi kanıtlar. Delilerin saplantıları vardır ve bu saplantılarını kanıtlamak için her şeyden yararlanırlar.Gördüğünüz gibi Foucault Sarkacının ruhunu olduğu gibi korumak istedik. Böylece okulumuzdan lisans programında yukarıda saydığımız dört öğeyi dengeli bir biçimde kullanan “normal insanlar”, lisans üstü programında ise bu dört öğeden birini baskın kılıp “dahiler” yaratmayı amaçlıyoruz. Diğer yandan öğretim görevlileri için olmazsa olmaz iki şartımız var. Almış oldukları standart eğitimin dışında:
1- Tetrapoloktomiya (kılı kırk yarma sanatı) uzmanı olması
2- Pilokatabasi (kıl payı kurtulma sanatı) uzmanı olması
YÖK denkliği konusunda neler düşündüğünü sorduğumuz Emin Üstündağ bu soruya yanıt vermek istemediğini, konunun muhatabının YÖK Başkanı olduğunu, kendisinin gerekli izinleri alarak üstüne düşen görevi yerine getirdiğini bildirerek sözlerini tamamladı.
Bilindiği üzere YÖK yetkilileri uzun bir süredir sessizliklerini korumakta ve tüm ısrarlarımıza rağmen konuyla ilgili bir açıklama yapmaktan kaçınmaktadırlar.
0
Hacımazlı köyünde garip şeyler oluyor.
21 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
Nasıl olup da bulaşıcı amnezi hastalığına yakalanmadığı halen anlaşılamayan ve aldığı bıçak darbesiyle kısa bir süre baygınlık geçiren Ferruh öğretmen, tüm olanlara rağmen ricamızı kırmadı ve sedye üzerinde olduğu halde sağlık ocağı girişinde sorularımıza yarı baygın yanıtlar verdi: “Çok pişmanım. Selim Tanrıkulu’nun İspanyol dili ve Edebiyatı bölümünde okuduğunu unutmuşum. Zaten bende şans olsa Alman Dili ve Edebiyatı okuyor olurdu” diyen talihsiz adam, sağlık ocağı çıkışında emniyet kuvvetlerince tutuklanarak savcılığa götürüldü ve ilk sorgulamasının ardından tutuksuz yargılanmak üzere mahkemeye sevk edildi.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
(Haber Merkezi) - Geçtiğimiz günlerde tarihin ilk “bulaşıcı amnezi” (bellek kaybı) vakası nedeniyle karantinaya alınan İzmit’in Kandıra ilçesine bağlı Hacımazlı köyünde bulunan haber ekibimiz, ilginç bir yaralama vakasıyla karşılaştı.
Olay, Üniversite eğitimini almak üzere Başkent’te bulunan Ankara Üniversitesi İspanyol Dili ve Edebiyatı 3. sınıf öğrencisi Selim Tanrıkulu (21) adlı gencin annesinden aldığı mektupta “Baban şimdi okulda, çocuklara matematik dersi veriyor” benzeri garip ifadelere rastlaması ve bunun üzerine şüphelenip hemen köye dönmesiyle başladı. Olay yerine vardığında tüm köyün amnezi (bellek kaybı) nedeniyle hiçbir şeyi anımsamadığını, hatta annesinin kendisine “Kimsin? Kimlerdensin? Üzerinde ne olduğun da yazmıyor aksi gibi” diye seslendiğine tanık olup iyice şüphelendiğini ve köydeki tüm insan, hayvan ve eşyaların üzerine, ne olduklarına ve ne işe yaradıklarına dair kısa notlar yazıldığını görünce olayı çözdüğünü söyleyip muhabirimize şunları anlattı:
Olay günü insanların, hayvanların ve eşyaların üzerindeki notlardan yola çıkarak, eğitimim gereği defalarca okuduğum Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık (Cien Anos de Soledad 1967) romanındaki o meşhur bölüme benzer bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladım. Ben o romanda sözü edilen bölümün bir kızılderili inanışı ve hayal ürünü olduğunu sanırdım. Oysa bu tür vakalarla ülkemizde de karşılaşılıyormuş, çok şaşırdım.
Tam da bu esnada köy kahvesine girmiş bulunan ve sonradan köy öğretmeni olduğu anlaşılan orta yaşlı bir kişinin üzerine atlayan ve üzerinde “bununla ekmek kesilir” yazılı bıçağı kalçasına saplayan Selim Tanrıkulu ilk şaşkınlık sonrası güçlükle zaptedildi ve olay yerine gelen ekiplerce ifadesi alınıp savcılığa sevkedilmek üzere apar topar Kandıra Merkez Karakolu’na götürüldü.

Yanlış yere yazılmış bir "çeşme" sözcüğü köyde ilginç görüntülerin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
İşin aslını öğrenmek üzere harekete geçen haber ekibimiz, diğer meslektaşlarımızı beklendiği gibi kolayca atlatarak yine bir ilke imza attı. Göğsüne çengelli iğne ile tutturduğu “Defterin sahibi” yazılı bir kağıt parçası yardımıyla öğretmen lojmanını temizlemekle görevli Emine Saydam’ın karşısına dikilip elinden köy öğretmeni Ferruh Demir’e (39) ait günlüğü kolayca alan haber muhabirimiz, köydeki unutma hastalığı sonrası gelişmeleri öğrenmekle kalmayıp son yaşanan ve tüm kesimlerde merak uyandıran şüpheli yaralama olayının da gizemini çözmüş oldu.
Defterde yazılanlara göre olay şöyle gelişmiş: Köyde meydana gelen ilk unutma vakalarından sonra gençlik yıllarında Marquez’in kitabını okumuş ve etkisinden o güne kadar çıkamamış olan 14 yıllık sınıf öğretmeni Ferruh Demir, köyde birden bire ortaya çıkan hastalığın bulaşıcı bir amnezi olduğunu hemen anlayıp bir plan yapmaya koyulmuş. Hacımazlı köyüne görev yapmak için geldiği ilk günden beri (1999) göz koyduğu köy muhtarının genç karısı Gülbahar Tanrıkulu’nu (37) elde etmek için, kahvede toplanmış “Nedir bu başımıza gelenler? Köyde bir cenabet mi var?” diye yakınan köy ahalisine, başlarına gelen müsibetin bulaşıcı bir unutkanlık hastalığı olduğunu, tedavisinin mümkün olmadığını söyleyip “Bu işten sıyırmak için köyde ne var ne yoksa üzerlerine ne işe yaradıklarını anlatan kısa notlar yazacağız. Böylece herkes önce notları okuyup yazılanlara göre hareket edecek. Mesala bu elimde tuttuğum şeye; bu çay bardağıdır, bununla çay içilir, çay demlikte demlenir, içine şeker atılır yazacağız. Böylece herkes hastalık ilerlediğinde günlük yaşantılarına devam edebilecek” diye eklemiş.
Başlarda bu fikrin dahiyane olduğunu düşünen köy ahalisi, bir süre sonra hastalığın ileriki safhaları başladığında köyde okuma yazma bilen sayısının her hanede neredeyse bir kişi bile olmadığını anlayıp öğretmen lojmanına doğru hışımla giderken, ne söyleyeceklerini daha yarı yolda unutmuş kös kös köy kahvesine geri dönmüşler. Böylece artık önünde hiçbir engel kalmadığını görüp hain planını uygulamaya koyan köy öğretmeni, hastalığın iyice ilerlemesini fırsat bilip boynuna “Gülbahar’ın kocası” yazılı bir kağıt iliştirerek, kısa bir süre önce kendi elleriyle okuma yazma öğrettiği zavallı kadının karşısına dikilmiş ve kocasıyla bir zamanlar ne yaptığını çoktan unutmuş bulunan kadıncağıza yıllardır sakladığı kimi dergiler gösterip kısa bir hatırlatmadan sonra hain emellerine kolayca ulaşmış.
0
Amish at arabasına trafik cezası
20 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
Tek isteği rahat bırakılmak, gözden uzak, kendi halinde yaşamak olduğu halde tüm dünyaca tanınan insan topluluğu hangisidir? Tabii ki Amish’ler. Herkesin dikkat çekmek, ön planda olmak istediği bir dünyada dikkatlerden kaçmaya çalışmak, en dikkat çekici davranış değil midir?
A.B.D.’nin ve Kanada’nın kimi bölgelerinde yaşayan, otomobil ve telefon gibi modern cihazlar kullanmaktan kaçınan insanlardır bunlar. Neden? Çünkü dini görüşleri çok fazla dünyevi mal varlığını ve bunların sağladığı rahatlığı hoşgörmez. Bireyle tanrı arasına aracı kurumların girmesini, bireye tanrı dışındaki kaynaklardan gelecek kuralların dayatılmasını kabul etmez. Dolayısıyla Amish’ler yalnızca teknolojinin değil, siyasi ve ekonomik yapının da dışında yaşarlar; vergi vermedikleri gibi devletten hizmet de beklemezler.
Böylesine sistemin dışında yaşayan bir insan grubunu her sistem bünyesinde barındıramayacağı için her eyalette göremezsiniz Amish’leri. Hukuksal yapısı uygun olan birkaç eyalette toplanmışlardır.
Fakat yaşadıkları yerlerdeki hukuksal yapının tüm uygunluğuna rağmen, zaman zaman Amish’lerin dış dünyayla temaslarında sorunlar ortaya çıkabiliyor; buna ilginç bir örnek geçtiğimiz günlerde Kentucky’de yaşandı.
Amish’ler otomobil kullanmadıkları için ulaşım ihtiyaçlarını at arabalarıyla karşılıyorlar. Bunlar da kendilerinden bekleneceği üzere son derece sade ve basit araçlar. Oysa Kentucky eyaleti trafik kanunlarına göre yavaş hareket eden tüm araçların üzerinde yanıp sönen ışıkların bulunması gerekiyor ki karanlıkta daha rahat farkedilsinler.
Geçtiğimiz günlerde Kentucky polisi arabalarına ışık takmayı reddeden 7 Amish’e trafik cezası kesmiş. Onlar da bu kararı temyiz etmişler. Gerekçe: “Bu ışıklar, gereksiz dünyevi mülkiyet edinmeyi yasaklayan dini görüşlerimize aykırıdır.” At arabalarına reflektör takmaya ilişkin olarak da, reflektörlerin çok parlak renkli olduklarını ve ayrıca, güvenin insanla insan yapımı işaretler arasında değil, insanla tanrı arasında olması gerektiğini ifade etmişler.
Temyiz duruşması Eylül ayında olacakmış.
Kaynak: telegraph.co.uk
0
Yapay sigara aroması
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
Hollanda’da sigara yasağının nasıl işleyeceğini hiç anlayamamıştım zaten. Daha yasağın uygulamaya konmasının üzerinden iki hafta geçmeden ilginç haberler gelmeye başladı bile:
Sahneler için ışıklandırma ve efekt sistemleri üreten Rain Showtechniek adlı bir Hollandalı firma, barlara ve kafelere “geleneksel kokularını” geri kazandırabilecek bir makine geliştirdi. Firma adına açıklamada bulunan Erwin van den Bergh şöyle dedi:
Özellikle sıcak havada barlarda oluşan ter ve beklemiş bira kokusunu maskeleyebilecek bir kokuya ihtiyaç var. Şimdiye kadar sigara dumanı bu görevi yerine getiriyordu. Çoğu kişi, moka kahvenin, Havana purosunun veya sigaranın yarattığı kokunun iyi bir ortam yarattığını ve keyifli bir yaşamın izleri olduğunu düşünüyor.
Makinenin ürettiği koku, gerçek sigara kokusu gibi sağlığı tehdit etmiyor; ayrıca müşterilerin ve çalışanların saçlarına ya da giysilerine sinmiyor. Sergi salonları için üretilen dev boyutlu makinelerin yanısıra (yaklaşık 4.400 Euro) kafeler için üretilen daha ufak modeller de mevcut (550 Euro). Makinelerde çeşitli tütün aromalarının yanısıra deri kokusu, taze ekmek kokusu veya yeni otomobil kokusu kullanmak da mümkün.
Ben hala bu makineye değil de, Hollanda’da sigara yasağının uygulandığına inanamıyorum. Bakalım sırada ne var? Küba’da puro yasağı?
Kaynak: Telegraph.co.uk
0
Hoşgeldin moz!
19 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
Abartma Tozu ekibine yeni katılan moz’un ilk yazısı, Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler, dün yayımlandı. Daha ilk yazısıyla Abartma Tozu konseptine hiç de yabancı olmadığını kanıtlayan moz’u, önümüzdeki dönemde yeni yazılarıyla tekrar aramızda görmeyi umuyor, yeni yazılarını sabırsızlıkla ve merakla bekliyoruz.
1
Quagga bilmecesinde yeni gelişmeler
18 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
(Haber Merkezi) - Soyu 1870’lerin sonlarına doğru tükenen ve literatüre adı “quagga” (alttaki resim) olarak geçen yarı zebra yarı yabani eşek canlı türüne ait olduğu öne sürülen yavruyla ilgili yeni gelişmelere tanık olduk son günlerde.

1878 yılında Güney Afrika Cumhuriyeti Kasaplar Birliği Başkanı E.C'nin evinde bulunan bir quagga fotoğrafı. Hayvanın akibeti ve E.C.'nin fotoğrafı nereden bulduğu konusunda bir çok çelişkili açıklama yapılmıştır.
Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki Florida Lake yakınlarında bulunan quagga fosillerinden alınan DNA örnekleri yardımıyla laboratuvar ortamında yeniden üretildiği iddia edilen “Hooper” adlı yavru (alttaki resim) ile ilgili yeni iddialar gündemde. Bu önemli gelişmeyi 05-02-2008 tarihinde dünyaya bir basın toplantısı ile ilan eden ve resimde görüldüğü gibi yavru quagga ile mutluluk pozları veren Auckland Hayvanat Bahçesi Direktörü Glen Holland’ın (attaki resim,birinci sıra sağ başta) aksine, Londra Hayvanat Bahçesi yetkililerinden Sophie Townsend son yılların bu en önemli gelişmesiyle ilgili ciddi şüphelerinin olduğunu, yavrunun incelenmek üzere kendilerine teslim edilmesi halinde konunun yüksek olasılıkla açıklığa kavuşacağını ama bu taleplerine henüz bir yanıt alamadıklarını, dolayısıyla gelişmelere şimdilik mesafeli olduklarını belirtti.

Yavru quagga Hooper ve Auckland Hayvanat Bahçesi Yönetim Kurulu, basın toplantısından sonra verilen kokteyl sırasında gazetecilere poz verirken
Bilindiği üzere, Merkezi İsviçre’nin Bern kentinde bulunan Dünya Hayvanat Bahçeleri ve Akvaryumlar Birliği (World Association of Zoos and Aquariums - WAZA) başkanı Peter Dollinger geçtiğimiz hafta İstanbul’un 2010 yılında Avrupa’nın kültür başkenti olması dolayısıyla Gülhane Hayvanat Bahçesi’ni incelemek ve bazı temaslarda bulunmak üzere ülkemize gelmiş ve kendisiyle kısa bir söyleşi yapma imkanı bulmuştuk. Sorularımıza içtenlikle yanıtlar veren ama tüm ısrarlarımıza rağmen quagga konusuna girmemeyi tercih eden Peter Dollinger “Sizce bu buluş soyu tükenmiş canlıları yeniden oluşturmak konusunda önemli bir adım mı olacaktır?” sorusu karşısında bayan Townsend ile benzer şüpheler taşıdığını ima eden kaçamak cümlelerle konuyu geçiştirmeye çabalamış ve “Zaman herşeyin ilacıdır.” demişti.
Son yılların en önemli bilimsel gelişmesi olarak adlandırılan “Hooper” vakasında, başını Londra Hayvanat Bahçesi’nin çektiği kimi şüpheci kurumların “zebra ve eşek çiftleşmesi ile de bu tür bir sonuca pekala ulaşılabilir?” iddiasına yanıt aradık Abartma Tozu ekibi olarak. Quagga cinsini elde etmek için kaç çift zebra ve eşeğin çiftleştirilmesi gerektiği konusunda görüşlerini almak üzere kendisine ulaştığımız Medical College of Wisconsin Üniversitesi Biostatistics bölümünden Profesor Raymond G. Hoffmann’a göre bu olasılık bu kadar kısa sürede elde edilemeyecek kadar büyük. Yıllar hatta yüzyıllar gerektiren bu sürecin bir kaç ay içinde alınmış olması imkansız. Bu yolla bu tür bir sonuç alındıysa dahi bunu istatistik değil ancak şans ya da Tanrı’nın varlığıyla açıklayabiliriz bay Hoffmann’a göre.
Anlaşılan o ki önümüzdeki bir kaç hafta bu konuyla ilgili önemli gelişmelere gebe.
0
Hitler’in kavgası
18 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
1923 yılında Nazi Partisi’nin lideri olarak yaptığı darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından hapis cezası alan Hitler, görüşlerini daha iyi anlatabilmek amacıyla, kendisiyle beraber hapse giren iki yandaşına bir kitap dikte etmeye başladı. İlk başta “Yalana, Aptallığa ve Korkaklığa Karşı Dörtbuçuk Yıllık Mücadele” adını vermeyi düşündüğü kitabı, hapisten çıkınca tamamlayarak adını “Kavgam” veya mücadelem anlamına gelen “Mein Kampf” olarak kısalttı. Kitabın birinci cildinin ilk basımı 500 kopyadan ibaretti. İkinci cilt 1926 Aralık ayında yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.
Bundan tam 83 yıl önce, 18 Temmuz 1925 tarihinde, Adolf Hitler’in ünlü kitabı Kavgam (Mein Kampf) ilk kez yayımlandı.
Kitapta, propagandanın, toplumların görünüşteki irrasyonel davranışlarını kontrol etmek için yeterli ve rasyonel bir teknik olduğu savına yer verilmektedir.
Kitabın temel unsurlarından biri, Hitler’in ırkçı dünya görüşüdür. İnsanların soylarına göre sınıflandırılmalarını öngören bu yaklaşıma göre, Alman Aryan ırkı hiyerarşinin tepesinde, Çingeneler ve Yahudiler ise en altında yeralmaktadır. İdeal bir dünyada, üstün ırkın diğer ırklar üzerinde hakimiyet kurması gerekir; bu aslında diğer ırkların da yararınadır zira onlar da bu süreç içerisinde üstün ırktan birşeyler öğrenmektedirler. Ancak Yahudiler, Aryanların saflıklarını bozmak ve “eşitlik” gibi fikirleri akıllarına sokmak suretiyle, haklı olarak kurmaları gereken hakimiyete engel olmaya çalışmaktadırlar. Bunun nedeni, Yahudilerin dünya egemenliği sağlamak amacıyla izlemekte oldukları gizli bir gündemdir.
Hitler, “Kavgam”da, dünya egemenliğinin Aryan’lar ve Aryan olmayanlar (Armayanlar?) arasında süregelen bir mücadele olduğunu belirtmiş, Aryan’ların önündeki en büyük iki tehlike olarak gördüğü Museviliği ve Komünizmi bertaraf etmenin ilk adımının, Aryan ırkına uygun bir yaşam sahası (lebensraum) kazandırmak olduğunu savunmuştur. Bu sav, Hitler’in ileriki yıllarda izleyeceği genişlemeci politikaların temelini oluşturmuştur.














