Archive for Ağustos, 2008

0
Osmanlıların zafer günü

29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:

29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.

29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.

29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.

2
Savaşlar günü

27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.

Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.

Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.

Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.

Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.

Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.

0
“Büyük Ay aldatmacası”

25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.

Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.

Ay'dan manzaralar

Ay'dan manzaralar

Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.

Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.

Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).

Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.

Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.

0
Earl “Madman” Muntz

23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Earl "Madman" Muntz

Earl Madman Muntz

Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…

Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:

1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.

Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.

54
Baba Vanga

22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Vanga

Vanga

(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.

Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?

Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.

Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.

“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.

1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:

Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.

1
Ben kimim? (Tarihsel Bulmaca) - 4

21 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
  1. Eski bir ABD başkanıyım.
  2. Soyadım 7 harflidir.
  3. Kongreye seçildiğim yıl 1…46.
  4. Başkan olduğum yıl 1…60.
  5. İnsan hakları konusuna özellikle önem verdim.
  6. Bir cuma günü suikasta kurban gittim.
  7. Başıma isabet eden bir kurşunla öldüm.
  8. Güneyliler tarafindan öldürüldüm ve koltuğuma yine bir güneyli oturdu.
  9. Yerime gelen başkanın soyadı Johnson’dı.
  10. Benden sonra başkan olan …….. Johnson’ın doğum yılı 1…08’di.
  11. Beni vuran adamın doğum yılı 1…39’du.
  12. Beni vuran adamın üç ismi vardı ve isimlerinde toplam 15 harf vardı.

Bilin bakalım ben kimim?

Tarihlerdeki boşluklara 8 yazıldığında Yanıt

Tarihlerdeki boşluklara 9 yazıldığında Yanıt

0
Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu yarın toplanıyor

20 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

(Haber Merkezi) - Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu (United Kingdom Flag Association) , İngiltere’nin yoğun muhalefetine rağmen, diğer üye ülkelerin başvurusu nedeniyle yarın acil gündem maddelerini görüşmek üzere toplanma kararı aldı.

1920'lerdeki Kuzey İrlanda bayrağı

Günümüzdeki Kuzey İrlanda bayrağı

Üç yılda bir toplanması gereken ve son toplantısını sekiz ay önce yapan ama yeter sayıda imza toplandığı için yarın yeniden toplanmasına karar verilen komisyonun gündem maddesi, haftalardır ülkede infiale ve sert tartışmalara yol açan “Birleşik Krallık Bayrağının değiştirilmesi gerekliliği ve bunun yol açacağı sonuçlar” olacak.

Üye ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a ait ortak bayrağın kendi bayraklarını içermediğini dolayısıyla kendi ülkelerini yansıtmadığını iddia ederek komisyona itiraz dilekçesi verdiler geçen hafta içinde. Üyelerden toplam 86 imza toplayan bu üç ülke, İngiltere’nin muhalefetine rağmen yeter sayıya ulaşarak komisyonun yeniden toplanmasını sağladılar.

İtiraz edilen konular dört ana başlığı içeren bir rapor halinde sunuldu komisyona. Bu maddeler sırasıyla şöyle:

1-İskoçya bayrağının orjinalinde kullanılan mavinin ral kodu #0072C6 iken, Birleşik Krallık bayrağında bu renk #00007F’ye dönüştürülmüş. Bu durum hemen düzeltilmeli.

2- Kuzey İrlanda’nın şimdiki değil 1920′lerdeki bayrağı esas alınmış. Bu yüzden eski bayrak olan beyaz zemin üzerine çapraz kımızı bantlar kaldırılmalı ve İngiltere bayrağına benzeyen şimdiki bayrağın ortasındaki şekil birlik bayrağına eklenmeli.

3- Galler’in bayrağı ortak bayrakta hiç kullanılmamış. Mutlaka bu bayrak da birlik bayrağına eklenmeli.

4- İngiltere bayrağındaki kırmızının ral kodu #CF142B’dir ama bilinmeyen bir nedenle birlik bayrağında bu #FE0000′a dönüştürülmüş ve daha baskın bir hal alması sağlanmış. Bu haksız durum da hemen düzeltilmeli.

İskoçya bayrağı

Galler bayrağı

Birleşik Krallık bayrağını yeniden tasarlanmasını savunan bu üç ülke temsilcileri, üzerinde görüş birliğine vardıkları ülkenin en ünlü tasarımcısı Carmen Holden imzalı yeni bir birlik bayrağını basına tanıttılar geçen hafta içinde. Yeni bayrak ile eski bayrağın yarışacağı geniş çaplı bir referandum isteyen komisyon temsilcilerine göre, yeni bayrak birliği çok daha iyi temsil ettiği gibi, eskisine göre çok daha güzel.

Diğer taraftan, şayet birliğin bayrağı değişirse Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin bayraklarının da değişmek zorunda kalacağını, bunun teknik olarak imkansız üstelik çok da anlamsız olduğunu savunan İngiliz delegeleri olayı bir saçmalık olarak gördüklerini belirtiyorlar. “Herkesin gözü şimdiki bayrağa alışmışken neden böyle bir referanduma gidecekmişiz inanın anlamakta güçlük çekiyoruz. Üstelik sevgili Carmen alınmasın ama yeni tasarlanan bayrak çok da çirkin açık konuşmak gerekirse.” diyen İngiliz delegesi John Doherty yarın yapılacak komisyon toplantısına İngiliz delegeleri olarak katılmayacaklarını açıkladı.

Şimdiki Birleşik Krallık Bayrağı'nın İngiltere dışındaki üye ülkeleri temsil etmediği savunuluyor

Carmen Holden'ın tasarladığı yeni Birleşik Krallık Bayrağı'nı destekleyenlerin sayısı hızla artıyor

Bu arada özel bir televizyon kanalının yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre yeni bayrağı isteyenlerin oranı %65′i buluyor. %20′lik bir kesim eski bayrakla devam edilmesini uygun bulurken, %15′lik kesim ise ülkedeki işsizlik sorununun çözülmesini istiyor.

0
Coca Cola DNA’mızdan ne istiyor?

19 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Epeydir şöyle sağlam bir felaket email’i almamıştım. Hani, insanı çok büyük tehlikede olduğuna inandırmaya çalışan türden. Birşeyler çok ters gitmektedir ve “uzmanlar” durumun çok vahim olduğunu ifade etmektedirler. Bu tür mesajlar bir de sosyal-bilinç-altyazılı-eylem-çağrısı ile sonuçlanır genellikle: “bu mesajı hemen tüm sevdiklerinize ulaştırın ve onların da okumasını sağlayın. Yaşamalarını istiyorsanız tabii…” Bu da üzerinize öyle bir vicdani sorumluluk yıkar ki ozon deliğini tek başınıza açmış gibi dünyanın yükünü omuzlarınızda hissedersiniz, ya da hissedenler oluyor ki bu mesajlar “aman vebali üzerimde kalmasın” diyenler sayesinde tüm dünyayı geziyor.

Bu mesajların sayısının ve sıklığının azalmasının nedeni bugünkü konumuz değil elbette. Bugünkü konumuz, posta kutuma taze olarak inmiş bulunan birinci sınıf bir felaket email’i. Gerçi sonunda zorunlu eylem çağrısı yok ama yine de bu tür mesajlarda yaygın olarak kullanılan hedef saptırma, yarım yamalak alıntı yaparak konuyu çarpıtma ve insana içinde kansere ayarlanmış bir saatli bomba bulunduğunu hissettirme işlevlerini eksiksiz yerine getiriyor. Önce mesajı okuyalım:

E211 DNA YAPISINI BİLE BOZUYORMUŞ

Coca Cola’dan ‘TEHLİKE’ itirafı
İçeriği hala sır gibi saklanan Coca Cola’da önemli bir gerçek ortaya çıktı. DNA’yı bile bozan E211 için Coca Cola özür diledi. İşte çarpıcı ayrıntılar.

Coca Cola’da bulunan bir maddenin siroza neden olduğu ortaya çıktı. DNA bozukluğuna da yol açan E211 ürünlerden çıkartılacak.

Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola’nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA’ya zarar veriyor.
KÜFLENMEYİ ÖNLÜYOR
Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar’dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat”ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.
:

Dünyanın favori meşrubatına kırmızı rengini vermekte kullanılan böceklerin yakın çekim fotoğraflarını ifşa eden mesajlardan bu yana kimse Coca Cola’yla uğraşmıyordu; böcekleri araştırırken çok şey öğrendiğim için bu konunun da ilginç olabileceğini düşündüm. İşte olayın içyüzü:

Yakın çevresinde E211 adıyla da bilinen sodyum benzoat koruyucu bir madde. Asitli gıda ürünlerinde (sirke, salata sosu), gazlı içeceklerde, reçellerde ve meyve sularında, turşularda ve daha birçok gıda ürününde kullanılıyor. Bunun yanısıra erik, tarçın, karanfil ve elmada doğal olarak bulunuyor.

Yukarıdaki mesajın ilk çatlağı burada ortaya çıkıyor: sodyum benzoat yalnızca Coca Cola’da bulunan bir madde değil. Coca Cola’nın sır gibi saklanan bileşiminin bir parçası hiç değil. Bildim bileli Coca Cola’nın içinde sodyum benzoat olduğu şişenin veya kutunun üzerinde yazar.

Risk, sodyum benzoat  askorbik asitle (c vitamini, E300) birleştiği zaman ortaya çıkıyor. Bu iki maddenin tepkimesi benzen adı verilen kanserojen maddenin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.

Bu arada, sodyum benzoat’ın tek başına da zararlı olabileği ve gerçekten yukarıdaki mesajda belirtildiği gibi DNA’ya zarar verebileceği, bunun da Parkinson dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara yolaçabileceği yönünde endişeler mevcut. Çocuklarda yüksek dozda sodyum benzoat konsantrasyonunun hiperaktiviteye neden olabileceği veya zeka gelişimini olumsuz etkileyebileceği tezi ortaya atılmışsa da kanıtlanmamış.

Coca Cola şirketi yine de bu konudaki kamuoyu hassasiyetini gözönünde bulundurarak ürünlerinde E211 kullanımına son vermek amacıyla çalışmalara başlamış. Diet Coke bileşiminden E211 kısa sürede çıkarılabilirken, Sprite ve Fanta’dan çıkarılabilmesi için uygun bir alternatifin geliştirilmesi bekleniyormuş.

Nedense miş’li geçmiş zamanda yazınca o kadar korkutucu gelmiyor bazı şeyler işte…

0
“Talihsiz Adam” Lui Lafarge öldü

18 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.

Lui Lafarge ve salonun bir köşesinde sergilenen meşhur keman ve yağlıboya tablo

1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar.  Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda,  büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.

Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.

Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.

Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.

Jean-Marie Pires kemanın üzerinde buldukları imzayı basın mensuplarına gösterirken

Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.

Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:

“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”

Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.

Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.

Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.

0
Ben kimim? (Mitolojik Bulmaca) - 3

17 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Mitoloji
  • Tanrı bana seslendi “Evini sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur.”
  • Hemen gemiyi yapmaya koyuldum.
  • Beş günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin omurgası 3528 metrekareydi. Kenarları (küpeştesi) 60 metre yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı 60 metre uzunluğundaydı.
  • Sonra geminin dış yüzünü (bordasını) hazırladım ve boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım, ambarını da dokuza böldüm.
  • Ortasına da su kazıkları çaktım. Güzel kürek seçtim ve geminin yedeklerini ambara koydum. Eritmek için kazana zift döktüm. Bunun yarısını saf zift olarak gemiye sakladım.
  • Geminin yapımını yedinci günde tamamladım.
  • Elime geçen her şeyi içine yükledim. Bütün soyumu sopumu gemiye bindirdim. Vahşi ve evcil hayvanları gemiye aldım.
  • Geminin içine bindim ve kapımı kapayıp tufanı beklemeye başladım.
  • Gökten kara bulutlar yükseldi. Büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu.
  • Fırtına ve tufan, altı gün yedi gece sürdü tüm hızıyla.
  • Yedinci gün gelince tufan fırtınası durdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgâr dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey dümdüzdü. Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman, güneşin sıcağı burnumun kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım.
  • Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki kez on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi sanki. Aslında bu bir ada değil, haşmetli bir dağın en tepesiydi.
  • Sonunda gemi bu dağın zirvesine oturdu….

Bilin bakalım ben kimim?

Yanıt