Archive for Ağustos, 2008

0
Metro sorunu çözülecek mi?

16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.

Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?

Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:

“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”

Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.

1- Yolcular metroyu bekliyor

2- Tren istasyona yanaştığında

3- Görevliler önce yolcuları izleyecek

4- Bir süre sakince bekleyip

5- Sonra yardım edecekler

6- Son yolcu da nazikçe bindirilip

7- Trenin kapıları kapanacak

8- Böylece tren hareket edebilecek

0
Gezi rehberi: Fitdünya adası (Bölüm 3)

15 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Bölüm 1 Bölüm 2

Herşey bu altı gencin başkaldırması ile başlamış

(Gezi Rehberi)-Fitdünya adasında geçirdiğimiz üçüncü gündeyiz ve  burada yaşayanlar için bugün son derece önemli. Çünkü bugün adanın kurtuluş günü. Bu nedenle yazımızın üçüncü bölümünde merakla beklediğiniz “Fitdünya Geceleri” yazısını biraz daha geciktirip, kısaca adanın tarihi ve siyasi yapısından, ayrıca tanık olduğumuz “Kurtuluş Günü” kutlamalarından söz edeceğiz.

Fitdünya 1968 yılının 10 Ağustos günü Malta’ya karşı başlatmış olduğu isyan sonucu özgürlüğüne kavuşuyor ve bu isyan yalnızca 6 kişi ile gerçekleştiriliyor. Evet yanlış duymadınız yalnızca 6 kişi. Bu durum aynı zamanda 1964 yılında kurulan Malta’nın 4 yıl sonra bölünmeyi başarabilmesi nedeniyle bir dünya rekoru olarak litereatüre geçiyor. Akabinde diğer üç adanın (Rabbena, Atina, Haseneten) da başkaldırıp özgürlüklerine kavuşmalarıyla kendi takım ada birliğini kuran bu küçük ülkenin ayrılıkçı bir tutum takınmasının nedeni, Maltalı’ların hantallığı ve aşırı kilolu oluşlarıydı.

Gösteriler için ülkeye kabul edilen siyasetçilerin kimler olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek. Bunlardan en ünlüsü halka hitap ederken. Hemen arkasında Başkan Hans Fitibaldi kendisini dikkatle izliyor.

Bu durumun turizm açısından kendilerini geri bıraktığını, ülkeye gelen turistlere kötü örnek olunduğunu ve giderek normal insanların ayaklarının kesilip, kilolu turistlerin gelmeye başlamasıyla ülke kaynaklarının hızla tüketildiği iddia eden Fitdünyalı 6 genç, “Ne alakası var turizm ile kilolu olmanın?” karşı çıkışlarına aldırmadan, Valletta Hükümet Konağı’nın giriş holünde (üstelik tam da katlar arası merdivenin önünde) bağımsızlık için şınav çekmeye başlıyorlar.

Milli Marş esnasında güvenlik görevlileri

Ağızlarından, hepbirlikte tekrarladıkları “viehed, tnejn, sigra, viehed, tnejn, sigra,…” (bir, iki, üç, bir, iki, üç…) sözcüklerinden başka birşey çıkmayan bu 6 gencin kimi kaynaklara göre 21.465.897 kimi kaynaklara göre de 21.465.762 şınav çektikleri iddia edilmektedir. Üstünde kesin olarak uzlaşılan bilgi ise; bu 6 gencin tam 4 gün boyunca aralarda kısa süreli molalar verip, bir kaç dakikalık dinlenme ve içilen bir kaç yudum suyun ardından bitmek bilmez bir enerjiyle şınav çekmeye devam ettikleri ve sonunda diğer katlara ulaşmada zorluk çeken Malta’lı yetkilileri pes ettirip bağımsızlıklarını kazandıklarıdır.

O günden kısa bir süre sonra kurulan yeni ülkenin ilk yasama yılı açılışında milletvekillerince milli marşın sözleri “viehed, tnejn, sigra, viehed, tnejn, sigra…” olarak oy birliğiyle kabul edilip ayrıca bestelenmesine gerek olmadığı sonucuna varılmış ve kanun hükmünde bir kararname ile milli marş esnasında şınav çekilmesi de zorunlu kılınmıştır.

Jorgen Benefit, Oleg Fitibaldi (şimdiki başkanın babası), Poly Holyfit, Gutte Joyfit, Inge Garlfit (Sara’nın babası) ve Hunge Bullshit (göçmen bir ailenin çocuğuymuş) adlı bu 6 genç ülkede halen minnetle anılmaktadır. Aralarında en irisi ve en gözü karası olan ilk başkan Jorgen Benefit’in Maltalı yetkilileri pes ettirdikleri o zafer anında ağzından dökülen “Herkes şişman, tombul, doyumsuz ve hımbıl olabilir ama herkesin vücut kütle oranı 24.5, vücut yağ aranı %25’in altında olamaz.” sözüne adanın her yerinde rastlamak mümkün. Belki de tarihin en ilginç özgürlük savaşının özeti bu sözde gizli.

Fitdünya Halk Dansları Ekibi gösterilere renk kattı

Artık günümüzde adadaki gençlerin büyük bölümü İngilizce konuştuğundan, orta yaşlılar hariç Maltaca yazılmış milli marşın sözlerini anlayan pek yok. Bununla birlikte geleneklerine son derece bağlı Fitdünyalı’lar sözleri “one, two, tree, one, two, tree…” olarak değiştirmeye de pek yanaşmıyorlar. Bu konuyla ilgili geçen yaz kanun teklifi veren ve bu sayede gençlerin oylarını alacağını düşünen muhalefet partisi büyük tepkilerle karşılaşılaşınca tasarıyı geri çekmek ve tüm ada halkından özür dilemek zorunda kalmış.

Kurtuluş Günü Kutlamaları için başvuruda bulunan dünyanın sayılı siyaset ve devlet adamları içinden yalnızca vücut-yağ oranı uygun olanlarının katılabildiği bu seçkin törene tanıklık ettiğimiz için son derece memnunduk. Tüm liderlerin üçer dakika ada halkına hitap ettikleri gösteriler esnasında Rus Lider Putin’in “İyi ki zamanında judo ile uğraşmışım yoksa şimdi aranızda olamazdım” dediğine kulaklarımızla şahit olduk.

Gün boyu çoşku içinde dans edip birbirlerine sarılan ve gönüllerince kurtuluş günlerini kutlayan ada halkının haklı gururu gözlerinden okunmaktaydı. Hele akşam üzeri hoparlörlerden milli marşın okunacağı anons edildiğinde insanların nasıl hep birlikte şınav çekmeye başladıklarını görmeliydiniz.

Hepsinin ağzından aynı sözcükler dökülüyordu “viehed, tnejn, sigra, viehed, tnejn, sigra…”

Devam edecek…

2
Görünmezlik pelerini pek yakında!

14 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Harry Potter’ın kullandığına benzer bir görünmezlik pelerini edinmek için Diagon Alley’e gitmekten başka çaremizin olmadığı günler geride kalacak gibi görünüyor.

Araştırmacılar, ışığı “yanlış” yöne doğru bükebilen meta-materyallerin geliştirilmesi sayesinde görünmezlik teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladılar.

Görünmezlik pelerini

Görünmezlik pelerini (yayalar için iyi fikir değil aslında!)

Normalde bir nesneyi görebilmemiz için ona çarpan ışık ışınlarının kırılması, yansıması ve bu ışınlardan bir kısmının gözümüze ulaşması gerekiyor. Yeni geliştirilen meta-materyallerle kaplanacak bir görünmezlik pelerini, nesneden yansıyan ışığın gözümüze gelmesini önlediği gibi, önemli bir işlevi daha yerine getiriyor: nesnenin arkasındaki diğer nesnelerden gelmekte olan ve onları görmemizi sağlayan ışınların, gizlenen nesnenin etrafından dolaştıktan sonra tekrar birleşerek yollarına bozulmamış gibi devam edebilmelerini sağlıyor. Bu sayede gizlenmesi istenen nesneye baktığımızda onu değil arkasındakileri görüyoruz.

Bu konuya gösterilen ilginin görünmezlik konusuna odaklandığını, oysa meta-materyallerin daha birçok marifeti olabileceğini açıklayan uzmanlar, doğada bulunmayan yeteneklerle donatılan bu materyallerin bilgisayar işlemcilerini daha da hızlandırabileceğini, antenleri daha güçlü yapabileceğini ve ışığın dalga boyundan küçük nesnelerin dahi görüntülenebilmesini sağlayan süper-lenslerin üretilebileceğini kaydediyorlar.

Anlaşılabilir nedenlerle görünmezlik pelerini araştırmalarına en büyük finansman savunma sanayii tarafından sağlandığı için, teknoloji tam olarak geliştirildiğinde dahi bu pelerinlerin mağazalarda satışa sunulması için daha epey zaman var gibi görünüyor.

2
Otto Witte

13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.

Otto Witte makam kıyafetiyle

Otto Witte makam kıyafetiyle

1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.

İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.

Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.

0
Spoiler serisi: Son cümleler - 1

13 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Taras Bulba (Nikolay Vasilyeviç Gogol) : Kayıklarının küreklerine asılan kazaklar ise nehir kıyısında bulunan sazlıklardaki, ağaçlardaki binlerce kuşu ürküterek hızla yol alıyor, komutanlarının yiğitliğinden söz ediyorlardı…

Dava (Franz Kafka) : “Bir köpek gibi” dedi, sanki utanç ondan sonra da hayatta kalacaktı.

Açlık (Knut Hamsun) : Karşımdaki kente, bütün evlerin pencereleri ışıklarla parıldayan Kristiania kentine “şimdilik hoşçakal!” dedim.

Yabancı (Albert Camus) : Her şey tamam olsun, kendimi pek yalnız hissetmeyeyim diye, benim için, idam günümde bir sürü seyirci bulunmasını ve beni nefret çığlıklarıyla karşılamalarını dilemekten başka bir şey kalmıyordu.

.

Ecinniler (Fiyodoreviç Mihayloviç Dostoyevski) : Arkasına bakmadan çıkıp gitti.

Anna Karenina (Lev Nikolayeviç Tolstoy) : Ne var ki, bütün hayatım, başıma gelebilecek herhangi bir şeyden tamamıyla bağımsız olarak, her dakikasıyla, artık eskiden olduğu gibi anlamsız olmak şöyle dursun, ona katmak gücünde olduğum tartışma götürmez bir iyilik anlamı taşıyacak.

.

Foucault Sarkacı (Umberto Eco) : Öyle güzel ki.

Kör Baykuş (Sadık Hidayet) : Döndüm kendime baktım: Üstüm başım yırtılmıştı, tepeden ayağa kana belenmiştim, çevremde iki mayısböceği dolanıyordu, ve küçük beyaz kurtçuklar, kıvıl kıvıldı tenimde - ve bir ölünün ağırlığı, eziyordu göğsümü…

.

Teneke Trampet (Gunter Grass) : Kara aşçı kadın geldi mi? Geldi, geldi, geldi…

Vahşetin Çağrısı (Jack London) : Uzun kış gecelerinde avlarının peşinden gelen diğer kurt arkadaşlarıyla birlikte, parlak ay ışığının altında buluşur, aralarında bir dev gibi görünür, sürünün yeni şarkısına eşlik ederek önlerinden koşardı.

Puslu kıtalar atlası (İhsan Oktay Anar) : Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?

Huzur (Ahmet Hamdi Tanpınar) : Radyo evin sessizliği içinde tek başına, hadiselerin gür sesiyle, herkes için konuşuyordu.

Devlet Ana (Kemal Tahir) : Kadınlar çıkınca, Kerim Çelebi, kamçıyı atıp sedire oturdu rahatça, “Siyasetname”yi eline aldı.

Aylak Adam (Yusuf Atılgan) : Biliyordu; anlamazlardı.

Tutunamayanlar (Oğuz Atay) : Toplantı, geç saatlere kadar birlik ve beraberlik havası içinde devam etti.

0
BMW film oluyor

12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

Efsaneye göre: Kral BMW ve 99 askeri fazla uzaklaşamadan Germen orduları tarafından yakalanırlar

(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.

Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde  dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.

Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.

Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.

Münih şehir merkezindeki BMW heykeli

Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.

Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?

İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.

Filmde BMW'yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor

Filmde BMW'yi ünlü Alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor

Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.

Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.

Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.

0
Tarihte ilkler: Niépce, Daguerre ve ilk fotoğraf

11 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Joseph Nicéphore Niepce

Fransız mucit Joseph Nicéphore Niepce ile iyi bir tüccar olan Louis-Jacques-Mandé Daguerre arasında kurulan ortaklığın, tarihteki ilk fotoğrafın ortaya çıkmasına ve ardından da “Daguerreotype”in icadına kadar varan bir ilkler silsilesine varacağını kim bilebilirdi ki? Peki ya fotoğraf ile tamamen ticari bir ilişki içinde olan ve gerçekte bu işe bilimsel yaklaşan diğer kişinin parasal finansmanını sağlayıp, karşılığında buluşlara ortak olmayı şart koşan bir tüccarın ilk fotoğraf makinesine adını vereceğini kim bilebilirdi?

Louis-Jacques-Mandé Daguerre

Dünyada ilk kez bir yüzey üzerine görüntü düşürüp sabitlemeyi basaran kişi olarak tarihe geçen Niepce’nin fotoğraf denemeleri daha eski tarihlidir kimi tarihçilere göre. Bu durum ilk fotoğrafın hangisi olduğu ile ilgili bir belirsizlik yaratır. Örneğin Roland Barthes, Niepce’nin 1823 tarihinde çekildiği sanılan “Yemek Masası” fotoğrafını ilk fotoğraf olarak kabul eder. Ayrıca 1816 tarihinde kardeşine gönderdiği bir başka fotoğraftan daha söz edilir. Ama yine de korunmuş ve günümüze ulaşabilmiş ilk fotoğraf olarak “Le Gras” kabul edilir tartışmasız.

Peki bu fotoğraf hangi teknikle çekildi?

Niepce bu ilk fotoğraf için bir çeşit karakutu kullanmış ve görüntüyü kurşun-kalay alaşımı özel bir plakaya düşürmüştür. Bu plaka “bitümen” denilen ışığa duyarlı bir maddeyle kaplıydı. 1826 yılında evinin penceresinden bu ilkel kamera aracılığıyla çektiği biraz bulanık olan görüntünün oluşması için tam 8 saat beklemek zorunda kalmıştı. İşte o plakaya pozitif olarak pozlanan görüntü, tarihin günümüze ulaşan ilk fotoğrafıdır.

"Le Gras" - Korunmuş ve günümüze ulaşabilmiş ilk fotoğraf

Daguerre ile bir ortaklık kurmuş olan bu müthiş Fransız mucitin yoksulluk içinde sürdürdüğü yaşamı, çektiği fotoğrafın ilanını bile göremeden sonlanmış ve deyim yerindeyse meydanı ortağına bırakıp tarihin tozlu sayfalarına doğru yol almıştır. (1833)

Fakat gelişim durmazdı ve durmayacaktı.

Bu olayların geliştiği imparatorluğa çok da uzak olmayan bir başka imparatorlukta 18 Kasım 1839 (19 şaban 1255) tarihli “Takvim-i Vakayi” gazetesinde “Daguerreotype”in icad olunduğu haberi veriliyordu. Daha sonradan Avrupa’lı birçok fotoğraf sanatçısı bu imparatorluğun başkenti İstanbul’a gelerek çalışmaya ve stüdyolar açmaya başlayacaklardır.

Daguerreotype

Biz eski tüccar yeni fotoğrafçı Daguerre’in icadına yani Daguerreotype’e dönelim tekrar. Bu alet gümüş nitratla ışığa duyarlı hale getirilen bakır levhaların, “camera obscura” (karanlık oda) içinde 15-20 dakika pozlandırılarak, civa buharına tabi tutulup geliştirilmesiyle fotoğrafik görüntü elde etmeye yarıyordu. Parlak metal-cam tarzı bir plakaya basılan fotoğrafların negatif ve pozitif görüntüsü bir aradaydı o zamanlar. Günümüzdeki müthiş makinelere ve endüstrilere uzanacak bir yolculuk da böylece başlamıştı.

Çoğu kimse fotoğrafçılığın bu aletin icadıyla başladığını söyler. Ama bizler insanlık tarihindeki tüm basamakları aynı minnettarlık duygularıyla anıyoruz hiç ayırmadan.

Şimdi kolayca edinebildiğimiz teknolojik olanaklar içinde belki de yeterli önemi vermediğimiz bir çok sanat dalından birisi olan fotoğrafçılığın yukarda söz ettiğimiz ve etmediğimiz tüm kahramanları için son görevimizi yerine getirelim.

Dikkat, kameraya doğru bakın, evet, şimdi herkes 333 diyor, hazır… klik….

0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!

9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Aşağıdaki listeye bir göz atın:

A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1

Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.

Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:

  • Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
  • İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
  • Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.

Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.

Neden bizim ressamlarımız da Van Gölü Canavarı'nı böyle resmetmezler?

Neden bizim ressamlarımız da Van Gölü Canavarı'nı böyle resmetmezler?

Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.

Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.

Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.

0
Ben kimim? (Mitolojik Bulmaca)-2

9 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar


Bilin bakalım ben kimim?

tınay

4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)

8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar

Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.

Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.

Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.

“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”

Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”

“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”

“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”

Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.

O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.

İkimiz ve bir de boğa.

Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.

Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.

“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”

“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”

“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”

“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.

Müeyyide Taşdeler, New Orleans, 2005

Müeyyide Taşdeler, New Orleans, 2005

Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.

“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:

“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”

Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…

Müeyyide'nin kamerası parçalanmadan önce çekebildiği son fotoğraf

Müeyyide'nin kamerası parçalanmadan önce çekebildiği son fotoğraf

Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.

****

“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.

“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.

“Ölmedim mi?”

“Hayır, hastanedesin.”

“Kaç gündür?”

“Dört.”

“Kameram?”

“Yenisini alırız.”

“Hidayet?”

“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”

“Peki ne zaman…”

“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”

Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…