0
Çin’deki piramitleri Türkler mi yapmış? (Bölüm 1)
17 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin üzerinde askeri nakliye uçağı ile uçuş yapmakta olan pilot James Gaussman, bir vadinin üzerinden geçerken yerde dev bir piramit görür. Gaussman’ın tahminine göre Mısır’daki piramitlerden bile çok daha büyük olan bu piramit bembeyazdır; metal veya taşla kaplı gibi görünen pürüssüz yüzeyi, etrafında uzanan bomboş arazide parıldamaktadır. Piramitin tepesi Mısır’dakiler gibi sivri değil, sanki bıçakla kesilmiş gibi düzdür; ve üzerinde kristal veya elmas görünümünde dev bir taş vardır. Gaussman uçağı indirip piramiti yakından incelemek istese de yerin engebesi buna izin vermez; bu yüzden pilot havadan birkaç fotoğraf çekerek yoluna devam etmek zorunda kalır.
Piramitlerin yalnızca Mısır ve Orta Amerika’ya has yapılar olmadığı, Çin’de de piramitler olduğu böylelikle batı dünyası tarafından ögrenilmiş olur. Gaussman’ın çektiği fotoğrafta görülen piramit metalden yapılmış gibi görünmese de, üzerinde kristal veya elmas benzeri bir taş bulunmasa da, Beyaz Piramit Efsanesi çığ gibi büyümeye başlar. Efsane kendi devinimini kazanmış ve ortak bilinçaltımızda yer etmiştir artık.
Gaussman’ın fotoğrafı ilk başta şüpheyle karşılanır ve Çin’de gerçekten piramitlerin varolduğunu kanıtlamak için yeterli bulunmaz. Çin yönetiminin bu konudaki sessizliği ve piramitlerin yeraldığı iddia edilen bölgelere yabancıların girişine yakın tarihlere kadar izin vermemesi nedeniyle bağımsız ve objektif bir araştırma da yapılamaz.
Konuyu “şehir efsanesi” kategorisine yerleştirmiş, mutlu mesut hayatıma devam ederken, yakınlarda aldığım bir email mesajı beni bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya yöneltti. Önce mesajdan bir bölüm okuyalım:
Çin’de saklanan Türk Piramitleri
Uygur bölgesinde bulunan, Mısır piramitlerinden yüzyıllarca önce yapılan ve Mısır piramitlerinden daha yüksek/büyük olan piramitleri yapan Türklerdir. Çin hükümeti buraya girişi tamamı ile yasaklamıştır. Çünkü bu piramitlerin içinde proto-Türk yazılar mevcut. Arkeologların dahi girişine kati surette izin verilmiyor. Çünkü dünya tarihinin tekrar yazılması gerekebilir.
Öncelikle, Çin’de gerçekten çok sayıda piramit var. Google Maps ile yaptığım bir araştırma sonucunda yakın bir alana yayılmış belki bir düzine piramit gördüm. Sonuçları siz de buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz; bir miktar geri zoom yaptıktan sonra komşu piramitleri görüp kendi piramit avınıza başlayabilirsiniz. Ben de bu arada bir kahve alayım, sonra birlikte devam edelim.
3
Uzay Yolu - Star Trek
8 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1966 yılında bugün, Uzay Yolu dizisinin ilk bölümü ABD’de NBC televizyon kanalında yayınlandı. O zaman hiçkimse bu dizinin sonraki yıllarda 6 farklı TV dizisi (toplam 716 bölüm), 11 uzun metrajlı film (biri halen post-prodüksiyon aşamasında), çok sayıda kitap ve kendine has bir alt kültür doğuracak büyüklüğe ulaşacağını tahmin etmiyordu.
Uzay Yolu efsanesine göre, insanlık 21. yüzyılda yaşanan nükleer savaş ve ardından gelen felaket sonrasında uzayda ışıktan hızlı yolculuk edebilecek teknolojiyi geliştirir ve galaksideki diğer uygarlıklarla biraraya gelerek Birleşik Gezegenler Federasyonu’nu oluşturur. Sistemin para değil, bilgi ve araştırma üzerine kurulu olduğu yarı ütopik bir düzen içerisinde Federasyona dahil olmayan güçlerle sürdürülen mücadele, Uzay Yolu maceralarının belkemiğini oluşturur.
Kullandığı semboller başka bir çağa ait olsa da, Uzay Yolu 60′ların dünyasının sorunlarını ve çelişkilerini yansıtan bir ayna gibidir. Dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry, “kendine has kuralları olan yeni bir evren kurarak, cinsellik, din, Vietnam, politika ve kıtalararası füzeler gibi konular hakkında mesajlar verdik. Neyse ki bunları semboller aracılığıyla aktardığımız için tümü televizyon kanalının denetiminden geçti” demiştir. Dizinin sonraki türevleri de bu geleneği sürdürerek kendi dönemlerinin önemli sorunlarını ele almaya devam etmişlerdir.
Dizinin açılışında yer alan ve sloganı haline gelen “daha önce hiçkimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” sözü Beyaz Saray’ın uzay yarışıyla ilgili bir kitapçığından alınmıştır. Kaptan Kirk - Spock - McCoy üçlemesi de klasik mitolojik anlatımdan esinlenmektedir.
Dizinin popülerliği sadece yayınlarla sınırlı kalmamış, Uzay Yolu konvansiyonları düzenlenmeye başlamış, kendi alt kültürünü yaratan dizinin hayranlarına “Trekkie” veya “Trekker” adı verilmiştir. Günümüzde halen sürmekte olan bu konvansiyonlar, zaman zaman Roddenberry ve dizi oyuncularının da katıldığı önemli toplantılar haline gelmiştir.
Roddenberry, “Uzay Yolu’nun Yapımı” adlı araştırma kitabına verdiği röportajda, dizinin ana karakteri Kaptan Kirk’ün Iowa eyaletinde doğduğunu belirttikten sonra, bu eyaletteki Riverside şehir konseyi oy birliğiyle Riverside şehrini Kirk’ün gelecekteki resmi doğum yeri olarak ilan etmiş, Roddenberry bu kararı onaylamıştır.
“Uzay Yolu” adını taşıyan ve maceranın şimdiye kadar anlatılan bölümlerinden daha geriye giderek başlangıcını anlatan bir film (prequel) halen post-prodüksiyon aşamasında olup, 2009 yılı Mayıs ayında gösterime girmesi hedeflenmektedir.
0
Rüya diyalogları - 2
4 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
- Alo?
- Ferda? Nasılsın?
- İyiyim Murat sağol. Ya sen?
- Valla idare ediyorum işte. Şey diyecektim, eğer bu akşam işin yoksa…
- Murat neredesin sen? Nedir o gürültü? Ayrıca o koku da ne?
- Balık pazarından geçiyorum… Ama dur bir dakika… Telefondan kokuyu nasıl aldın?
- Bilmem… Normalde almamam gerekir doğru… Murat yine rüya görüyorsun dimi?
- Galiba… Ne bileyim?
- Ya ben seni anlamıyorum Murat, her rüyana beni dahil etmek zorunda mısın?
- Bilmem? Kötü birşey mi bu?
- Ya bıktım her gece senin rüyalarına girmekten! Yeter! Senin yüzünden sabahları çuval gibi uyanıp işe sürüne sürüne gidiyorum. Rahat bırak beni artık!
- Olur mu öyle saçmalık? Rüyama girdin diye yorulacak değilsin ya?
- Olur tabii, her türlü saçmalık olur. Rüya değil mi bu?
- Eh sen de haklısın tabii.
- Bak bir daha rüyanda beni görürsen öyle bir karabasana çeviririm ki bir hafta etkisinden kurtulamazsın. Çok korku filmi seyrettim ben!
- Ferda rüyamda kimi göreceğimi seçmek elimde mi sanıyorsun?
- Ne yani, elinde olsa kimi seçerdin?
- Eee, aslında yine seni seçerdim tabii…
- Bak işte! Bak!
- Ama ne yapayım, elimde değil gerçekten. Yorulmanı ben de istemem. Ayakta mısın? Otur bari…
- Ayakta değilim, yataktayım, tam da rüya görüyordum sen arayıp uyandırmadan önce.
- E belki ben arayıp uyandırmamışımdır, sen hala rüyandasındır, rüyanda benim seni aradığımı görüyorsundur?
- Saçmalama! Senin rüyaların yetmedi bir de benim rüyalarımda mı seni görmeye başlayacağım?
- Görüyorsun ya işte?
- Saçmalama Murat! Bu benim rüyam değil, senin rüyan!
- Seee-niiiin! Seee-niiiin!
- İyi peki madem. Sen istedin. Zehir edicem sana bu rüyayı. Şu andan itibaren bu rüyanın adı karabasan olarak değişmiştir. Onsekiz yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır!
- Benim için hava hoş! Benim değil, senin karabasanın…
- Sen geç dalganı bakalım. Şimdi telefonun içinden çıkıcam ve hayatında gördüğün ennnnn korkunç…
- En korkunç ne? Ne? Ferda? Ferdaaaa? Hay allah, şarjım bitti!
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Çin üzerinde askeri nakliye uçağı ile uçuş yapmakta olan pilot James Gaussman, bir vadinin üzerinden geçerken yerde dev bir piramit görür. Gaussman’ın tahminine göre Mısır’daki piramitlerden bile çok daha büyük olan bu piramit bembeyazdır; metal veya taşla kaplı gibi görünen pürüssüz yüzeyi, etrafında uzanan bomboş arazide parıldamaktadır. Piramitin tepesi Mısır’dakiler gibi sivri değil, sanki bıçakla kesilmiş gibi düzdür; ve üzerinde kristal veya elmas görünümünde dev bir taş vardır. Gaussman uçağı indirip piramiti yakından incelemek istese de yerin engebesi buna izin vermez; bu yüzden pilot havadan birkaç fotoğraf çekerek yoluna devam etmek zorunda kalır.
Piramitlerin yalnızca Mısır ve Orta Amerika’ya has yapılar olmadığı, Çin’de de piramitler olduğu böylelikle batı dünyası tarafından ögrenilmiş olur. Gaussman’ın çektiği fotoğrafta görülen piramit metalden yapılmış gibi görünmese de, üzerinde kristal veya elmas benzeri bir taş bulunmasa da, Beyaz Piramit Efsanesi çığ gibi büyümeye başlar. Efsane kendi devinimini kazanmış ve ortak bilinçaltımızda yer etmiştir artık.
Gaussman’ın fotoğrafı ilk başta şüpheyle karşılanır ve Çin’de gerçekten piramitlerin varolduğunu kanıtlamak için yeterli bulunmaz. Çin yönetiminin bu konudaki sessizliği ve piramitlerin yeraldığı iddia edilen bölgelere yabancıların girişine yakın tarihlere kadar izin vermemesi nedeniyle bağımsız ve objektif bir araştırma da yapılamaz.
Konuyu “şehir efsanesi” kategorisine yerleştirmiş, mutlu mesut hayatıma devam ederken, yakınlarda aldığım bir email mesajı beni bu konuyu daha derinlemesine araştırmaya yöneltti. Önce mesajdan bir bölüm okuyalım:
Çin’de saklanan Türk Piramitleri
Uygur bölgesinde bulunan, Mısır piramitlerinden yüzyıllarca önce yapılan ve Mısır piramitlerinden daha yüksek/büyük olan piramitleri yapan Türklerdir. Çin hükümeti buraya girişi tamamı ile yasaklamıştır. Çünkü bu piramitlerin içinde proto-Türk yazılar mevcut. Arkeologların dahi girişine kati surette izin verilmiyor. Çünkü dünya tarihinin tekrar yazılması gerekebilir.
Öncelikle, Çin’de gerçekten çok sayıda piramit var. Google Maps ile yaptığım bir araştırma sonucunda yakın bir alana yayılmış belki bir düzine piramit gördüm. Sonuçları siz de buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz; bir miktar geri zoom yaptıktan sonra komşu piramitleri görüp kendi piramit avınıza başlayabilirsiniz. Ben de bu arada bir kahve alayım, sonra birlikte devam edelim.
3
Uzay Yolu - Star Trek
8 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1966 yılında bugün, Uzay Yolu dizisinin ilk bölümü ABD’de NBC televizyon kanalında yayınlandı. O zaman hiçkimse bu dizinin sonraki yıllarda 6 farklı TV dizisi (toplam 716 bölüm), 11 uzun metrajlı film (biri halen post-prodüksiyon aşamasında), çok sayıda kitap ve kendine has bir alt kültür doğuracak büyüklüğe ulaşacağını tahmin etmiyordu.
Uzay Yolu efsanesine göre, insanlık 21. yüzyılda yaşanan nükleer savaş ve ardından gelen felaket sonrasında uzayda ışıktan hızlı yolculuk edebilecek teknolojiyi geliştirir ve galaksideki diğer uygarlıklarla biraraya gelerek Birleşik Gezegenler Federasyonu’nu oluşturur. Sistemin para değil, bilgi ve araştırma üzerine kurulu olduğu yarı ütopik bir düzen içerisinde Federasyona dahil olmayan güçlerle sürdürülen mücadele, Uzay Yolu maceralarının belkemiğini oluşturur.
Kullandığı semboller başka bir çağa ait olsa da, Uzay Yolu 60′ların dünyasının sorunlarını ve çelişkilerini yansıtan bir ayna gibidir. Dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry, “kendine has kuralları olan yeni bir evren kurarak, cinsellik, din, Vietnam, politika ve kıtalararası füzeler gibi konular hakkında mesajlar verdik. Neyse ki bunları semboller aracılığıyla aktardığımız için tümü televizyon kanalının denetiminden geçti” demiştir. Dizinin sonraki türevleri de bu geleneği sürdürerek kendi dönemlerinin önemli sorunlarını ele almaya devam etmişlerdir.
Dizinin açılışında yer alan ve sloganı haline gelen “daha önce hiçkimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” sözü Beyaz Saray’ın uzay yarışıyla ilgili bir kitapçığından alınmıştır. Kaptan Kirk - Spock - McCoy üçlemesi de klasik mitolojik anlatımdan esinlenmektedir.
Dizinin popülerliği sadece yayınlarla sınırlı kalmamış, Uzay Yolu konvansiyonları düzenlenmeye başlamış, kendi alt kültürünü yaratan dizinin hayranlarına “Trekkie” veya “Trekker” adı verilmiştir. Günümüzde halen sürmekte olan bu konvansiyonlar, zaman zaman Roddenberry ve dizi oyuncularının da katıldığı önemli toplantılar haline gelmiştir.
Roddenberry, “Uzay Yolu’nun Yapımı” adlı araştırma kitabına verdiği röportajda, dizinin ana karakteri Kaptan Kirk’ün Iowa eyaletinde doğduğunu belirttikten sonra, bu eyaletteki Riverside şehir konseyi oy birliğiyle Riverside şehrini Kirk’ün gelecekteki resmi doğum yeri olarak ilan etmiş, Roddenberry bu kararı onaylamıştır.
“Uzay Yolu” adını taşıyan ve maceranın şimdiye kadar anlatılan bölümlerinden daha geriye giderek başlangıcını anlatan bir film (prequel) halen post-prodüksiyon aşamasında olup, 2009 yılı Mayıs ayında gösterime girmesi hedeflenmektedir.
0
Rüya diyalogları - 2
4 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
- Alo?
- Ferda? Nasılsın?
- İyiyim Murat sağol. Ya sen?
- Valla idare ediyorum işte. Şey diyecektim, eğer bu akşam işin yoksa…
- Murat neredesin sen? Nedir o gürültü? Ayrıca o koku da ne?
- Balık pazarından geçiyorum… Ama dur bir dakika… Telefondan kokuyu nasıl aldın?
- Bilmem… Normalde almamam gerekir doğru… Murat yine rüya görüyorsun dimi?
- Galiba… Ne bileyim?
- Ya ben seni anlamıyorum Murat, her rüyana beni dahil etmek zorunda mısın?
- Bilmem? Kötü birşey mi bu?
- Ya bıktım her gece senin rüyalarına girmekten! Yeter! Senin yüzünden sabahları çuval gibi uyanıp işe sürüne sürüne gidiyorum. Rahat bırak beni artık!
- Olur mu öyle saçmalık? Rüyama girdin diye yorulacak değilsin ya?
- Olur tabii, her türlü saçmalık olur. Rüya değil mi bu?
- Eh sen de haklısın tabii.
- Bak bir daha rüyanda beni görürsen öyle bir karabasana çeviririm ki bir hafta etkisinden kurtulamazsın. Çok korku filmi seyrettim ben!
- Ferda rüyamda kimi göreceğimi seçmek elimde mi sanıyorsun?
- Ne yani, elinde olsa kimi seçerdin?
- Eee, aslında yine seni seçerdim tabii…
- Bak işte! Bak!
- Ama ne yapayım, elimde değil gerçekten. Yorulmanı ben de istemem. Ayakta mısın? Otur bari…
- Ayakta değilim, yataktayım, tam da rüya görüyordum sen arayıp uyandırmadan önce.
- E belki ben arayıp uyandırmamışımdır, sen hala rüyandasındır, rüyanda benim seni aradığımı görüyorsundur?
- Saçmalama! Senin rüyaların yetmedi bir de benim rüyalarımda mı seni görmeye başlayacağım?
- Görüyorsun ya işte?
- Saçmalama Murat! Bu benim rüyam değil, senin rüyan!
- Seee-niiiin! Seee-niiiin!
- İyi peki madem. Sen istedin. Zehir edicem sana bu rüyayı. Şu andan itibaren bu rüyanın adı karabasan olarak değişmiştir. Onsekiz yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır!
- Benim için hava hoş! Benim değil, senin karabasanın…
- Sen geç dalganı bakalım. Şimdi telefonun içinden çıkıcam ve hayatında gördüğün ennnnn korkunç…
- En korkunç ne? Ne? Ferda? Ferdaaaa? Hay allah, şarjım bitti!
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
1966 yılında bugün, Uzay Yolu dizisinin ilk bölümü ABD’de NBC televizyon kanalında yayınlandı. O zaman hiçkimse bu dizinin sonraki yıllarda 6 farklı TV dizisi (toplam 716 bölüm), 11 uzun metrajlı film (biri halen post-prodüksiyon aşamasında), çok sayıda kitap ve kendine has bir alt kültür doğuracak büyüklüğe ulaşacağını tahmin etmiyordu.
Uzay Yolu efsanesine göre, insanlık 21. yüzyılda yaşanan nükleer savaş ve ardından gelen felaket sonrasında uzayda ışıktan hızlı yolculuk edebilecek teknolojiyi geliştirir ve galaksideki diğer uygarlıklarla biraraya gelerek Birleşik Gezegenler Federasyonu’nu oluşturur. Sistemin para değil, bilgi ve araştırma üzerine kurulu olduğu yarı ütopik bir düzen içerisinde Federasyona dahil olmayan güçlerle sürdürülen mücadele, Uzay Yolu maceralarının belkemiğini oluşturur.
Kullandığı semboller başka bir çağa ait olsa da, Uzay Yolu 60′ların dünyasının sorunlarını ve çelişkilerini yansıtan bir ayna gibidir. Dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry, “kendine has kuralları olan yeni bir evren kurarak, cinsellik, din, Vietnam, politika ve kıtalararası füzeler gibi konular hakkında mesajlar verdik. Neyse ki bunları semboller aracılığıyla aktardığımız için tümü televizyon kanalının denetiminden geçti” demiştir. Dizinin sonraki türevleri de bu geleneği sürdürerek kendi dönemlerinin önemli sorunlarını ele almaya devam etmişlerdir.
Dizinin açılışında yer alan ve sloganı haline gelen “daha önce hiçkimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” sözü Beyaz Saray’ın uzay yarışıyla ilgili bir kitapçığından alınmıştır. Kaptan Kirk - Spock - McCoy üçlemesi de klasik mitolojik anlatımdan esinlenmektedir.
Dizinin popülerliği sadece yayınlarla sınırlı kalmamış, Uzay Yolu konvansiyonları düzenlenmeye başlamış, kendi alt kültürünü yaratan dizinin hayranlarına “Trekkie” veya “Trekker” adı verilmiştir. Günümüzde halen sürmekte olan bu konvansiyonlar, zaman zaman Roddenberry ve dizi oyuncularının da katıldığı önemli toplantılar haline gelmiştir.
Roddenberry, “Uzay Yolu’nun Yapımı” adlı araştırma kitabına verdiği röportajda, dizinin ana karakteri Kaptan Kirk’ün Iowa eyaletinde doğduğunu belirttikten sonra, bu eyaletteki Riverside şehir konseyi oy birliğiyle Riverside şehrini Kirk’ün gelecekteki resmi doğum yeri olarak ilan etmiş, Roddenberry bu kararı onaylamıştır.
“Uzay Yolu” adını taşıyan ve maceranın şimdiye kadar anlatılan bölümlerinden daha geriye giderek başlangıcını anlatan bir film (prequel) halen post-prodüksiyon aşamasında olup, 2009 yılı Mayıs ayında gösterime girmesi hedeflenmektedir.
0
Rüya diyalogları - 2
4 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
- Alo?
- Ferda? Nasılsın?
- İyiyim Murat sağol. Ya sen?
- Valla idare ediyorum işte. Şey diyecektim, eğer bu akşam işin yoksa…
- Murat neredesin sen? Nedir o gürültü? Ayrıca o koku da ne?
- Balık pazarından geçiyorum… Ama dur bir dakika… Telefondan kokuyu nasıl aldın?
- Bilmem… Normalde almamam gerekir doğru… Murat yine rüya görüyorsun dimi?
- Galiba… Ne bileyim?
- Ya ben seni anlamıyorum Murat, her rüyana beni dahil etmek zorunda mısın?
- Bilmem? Kötü birşey mi bu?
- Ya bıktım her gece senin rüyalarına girmekten! Yeter! Senin yüzünden sabahları çuval gibi uyanıp işe sürüne sürüne gidiyorum. Rahat bırak beni artık!
- Olur mu öyle saçmalık? Rüyama girdin diye yorulacak değilsin ya?
- Olur tabii, her türlü saçmalık olur. Rüya değil mi bu?
- Eh sen de haklısın tabii.
- Bak bir daha rüyanda beni görürsen öyle bir karabasana çeviririm ki bir hafta etkisinden kurtulamazsın. Çok korku filmi seyrettim ben!
- Ferda rüyamda kimi göreceğimi seçmek elimde mi sanıyorsun?
- Ne yani, elinde olsa kimi seçerdin?
- Eee, aslında yine seni seçerdim tabii…
- Bak işte! Bak!
- Ama ne yapayım, elimde değil gerçekten. Yorulmanı ben de istemem. Ayakta mısın? Otur bari…
- Ayakta değilim, yataktayım, tam da rüya görüyordum sen arayıp uyandırmadan önce.
- E belki ben arayıp uyandırmamışımdır, sen hala rüyandasındır, rüyanda benim seni aradığımı görüyorsundur?
- Saçmalama! Senin rüyaların yetmedi bir de benim rüyalarımda mı seni görmeye başlayacağım?
- Görüyorsun ya işte?
- Saçmalama Murat! Bu benim rüyam değil, senin rüyan!
- Seee-niiiin! Seee-niiiin!
- İyi peki madem. Sen istedin. Zehir edicem sana bu rüyayı. Şu andan itibaren bu rüyanın adı karabasan olarak değişmiştir. Onsekiz yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır!
- Benim için hava hoş! Benim değil, senin karabasanın…
- Sen geç dalganı bakalım. Şimdi telefonun içinden çıkıcam ve hayatında gördüğün ennnnn korkunç…
- En korkunç ne? Ne? Ferda? Ferdaaaa? Hay allah, şarjım bitti!
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
- Alo?
- Ferda? Nasılsın?
- İyiyim Murat sağol. Ya sen?
- Valla idare ediyorum işte. Şey diyecektim, eğer bu akşam işin yoksa…
- Murat neredesin sen? Nedir o gürültü? Ayrıca o koku da ne?
- Balık pazarından geçiyorum… Ama dur bir dakika… Telefondan kokuyu nasıl aldın?
- Bilmem… Normalde almamam gerekir doğru… Murat yine rüya görüyorsun dimi?
- Galiba… Ne bileyim?
- Ya ben seni anlamıyorum Murat, her rüyana beni dahil etmek zorunda mısın?
- Bilmem? Kötü birşey mi bu?
- Ya bıktım her gece senin rüyalarına girmekten! Yeter! Senin yüzünden sabahları çuval gibi uyanıp işe sürüne sürüne gidiyorum. Rahat bırak beni artık!
- Olur mu öyle saçmalık? Rüyama girdin diye yorulacak değilsin ya?
- Olur tabii, her türlü saçmalık olur. Rüya değil mi bu?
- Eh sen de haklısın tabii.
- Bak bir daha rüyanda beni görürsen öyle bir karabasana çeviririm ki bir hafta etkisinden kurtulamazsın. Çok korku filmi seyrettim ben!
- Ferda rüyamda kimi göreceğimi seçmek elimde mi sanıyorsun?
- Ne yani, elinde olsa kimi seçerdin?
- Eee, aslında yine seni seçerdim tabii…
- Bak işte! Bak!
- Ama ne yapayım, elimde değil gerçekten. Yorulmanı ben de istemem. Ayakta mısın? Otur bari…
- Ayakta değilim, yataktayım, tam da rüya görüyordum sen arayıp uyandırmadan önce.
- E belki ben arayıp uyandırmamışımdır, sen hala rüyandasındır, rüyanda benim seni aradığımı görüyorsundur?
- Saçmalama! Senin rüyaların yetmedi bir de benim rüyalarımda mı seni görmeye başlayacağım?
- Görüyorsun ya işte?
- Saçmalama Murat! Bu benim rüyam değil, senin rüyan!
- Seee-niiiin! Seee-niiiin!
- İyi peki madem. Sen istedin. Zehir edicem sana bu rüyayı. Şu andan itibaren bu rüyanın adı karabasan olarak değişmiştir. Onsekiz yaşından küçüklerin izlemesi sakıncalıdır!
- Benim için hava hoş! Benim değil, senin karabasanın…
- Sen geç dalganı bakalım. Şimdi telefonun içinden çıkıcam ve hayatında gördüğün ennnnn korkunç…
- En korkunç ne? Ne? Ferda? Ferdaaaa? Hay allah, şarjım bitti!
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
0
Earl “Madman” Muntz
23 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
Televizyon’a TV demeyi ilk akıl eden insan olmasının yanısıra, yarattığı “deli adam” profiliyle reklamlara çıkan, tuhaf kostümler giyip olmayacak iddialarla süslediği bu reklamlar sayesinde inanılmaz sayıda otomobil ve elektronik eşya satmayı başaran ilginç kişilik…
Elektroniğe merak salıp bu alanda kendi kendini yetiştiren Muntz, televizyonun pahalı ve lüks bir eşya olarak görüldüğü dönemlerde geliştirdiği “Muntzlama” (Muntzing) tekniği ile 100 doların altında satılan ilk TV alıcılarını geliştirmiş ve pazarlamıştır. Şöyle ki:
1940′larda ve 50′lerde, TV alıcıları, 30′dan fazla lamba, reosta ve ağır elektronik aksam içeren karmaşık cihazlardı. Bunun başlıca nedeni, o dönemde TV vericilerinin az sayıda olması ve sinyal dalgalarının çok zayıf olmasıydı; bu sinyali yükseltmek için ekstra bir takım yükseltici devrelerinin kullanılması gerekiyor ve bu da maliyeti yükseltiyordu. Muntz, deneme ve yanılmayla, bir TV alıcısının içindeki çok sayıdaki parçayı çıkarıp atabileceğini ve alıcının buna rağmen hala çalışır durumda kalabileceğini keşfetti. Çıkrarıp attığı parçalar muhtemelen bu ekstra güçlendirici katlarına aitti ve sinyalin güçlü olduğu şehir içi bölgelerdeki kullanıcılar için zaten gerekli değildi. Muntz kendi atölyesinde çalışan TV montaj ustalarının üzerinde çalıştıkları bir TV alıcısında “fazla mühendislik” olduğunu düşündüğünde içindeki parçaları teker teker söküp atmaya başlıyordu, ta ki alıcı çalışmaz hale gelene dek. O noktaya gelindiğinde söktüğü son parça tekrar yerine takılıyor ve televizyon o haliyle piyasaya sürülüyordu.
Bu yöntem, TV vericilerine yakın yerlerde yaşayan ailelerin daha makul fiyata televizyon edinebilmelerini sağlarken, parça sayısındaki azalma sayesinde alıcılardaki ısınmayı da azaltıyor ve ömürlerini uzatıyor, ağırlıklarını düşürüyor ve enerji tasarrufu sağlıyordu.
54
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.








