56
Baba Vanga
22 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
0
Coca Cola DNA’mızdan ne istiyor?
19 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Epeydir şöyle sağlam bir felaket email’i almamıştım. Hani, insanı çok büyük tehlikede olduğuna inandırmaya çalışan türden. Birşeyler çok ters gitmektedir ve “uzmanlar” durumun çok vahim olduğunu ifade etmektedirler. Bu tür mesajlar bir de sosyal-bilinç-altyazılı-eylem-çağrısı ile sonuçlanır genellikle: “bu mesajı hemen tüm sevdiklerinize ulaştırın ve onların da okumasını sağlayın. Yaşamalarını istiyorsanız tabii…” Bu da üzerinize öyle bir vicdani sorumluluk yıkar ki ozon deliğini tek başınıza açmış gibi dünyanın yükünü omuzlarınızda hissedersiniz, ya da hissedenler oluyor ki bu mesajlar “aman vebali üzerimde kalmasın” diyenler sayesinde tüm dünyayı geziyor.
Bu mesajların sayısının ve sıklığının azalmasının nedeni bugünkü konumuz değil elbette. Bugünkü konumuz, posta kutuma taze olarak inmiş bulunan birinci sınıf bir felaket email’i. Gerçi sonunda zorunlu eylem çağrısı yok ama yine de bu tür mesajlarda yaygın olarak kullanılan hedef saptırma, yarım yamalak alıntı yaparak konuyu çarpıtma ve insana içinde kansere ayarlanmış bir saatli bomba bulunduğunu hissettirme işlevlerini eksiksiz yerine getiriyor. Önce mesajı okuyalım:
E211 DNA YAPISINI BİLE BOZUYORMUŞ
Coca Cola’dan ‘TEHLİKE’ itirafı
İçeriği hala sır gibi saklanan Coca Cola’da önemli bir gerçek ortaya çıktı. DNA’yı bile bozan E211 için Coca Cola özür diledi. İşte çarpıcı ayrıntılar.
Coca Cola’da bulunan bir maddenin siroza neden olduğu ortaya çıktı. DNA bozukluğuna da yol açan E211 ürünlerden çıkartılacak.
Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola’nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA’ya zarar veriyor.
KÜFLENMEYİ ÖNLÜYOR
Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar’dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat”ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.:
Dünyanın favori meşrubatına kırmızı rengini vermekte kullanılan böceklerin yakın çekim fotoğraflarını ifşa eden mesajlardan bu yana kimse Coca Cola’yla uğraşmıyordu; böcekleri araştırırken çok şey öğrendiğim için bu konunun da ilginç olabileceğini düşündüm. İşte olayın içyüzü:
Yakın çevresinde E211 adıyla da bilinen sodyum benzoat koruyucu bir madde. Asitli gıda ürünlerinde (sirke, salata sosu), gazlı içeceklerde, reçellerde ve meyve sularında, turşularda ve daha birçok gıda ürününde kullanılıyor. Bunun yanısıra erik, tarçın, karanfil ve elmada doğal olarak bulunuyor.
Yukarıdaki mesajın ilk çatlağı burada ortaya çıkıyor: sodyum benzoat yalnızca Coca Cola’da bulunan bir madde değil. Coca Cola’nın sır gibi saklanan bileşiminin bir parçası hiç değil. Bildim bileli Coca Cola’nın içinde sodyum benzoat olduğu şişenin veya kutunun üzerinde yazar.
Risk, sodyum benzoat askorbik asitle (c vitamini, E300) birleştiği zaman ortaya çıkıyor. Bu iki maddenin tepkimesi benzen adı verilen kanserojen maddenin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Bu arada, sodyum benzoat’ın tek başına da zararlı olabileği ve gerçekten yukarıdaki mesajda belirtildiği gibi DNA’ya zarar verebileceği, bunun da Parkinson dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara yolaçabileceği yönünde endişeler mevcut. Çocuklarda yüksek dozda sodyum benzoat konsantrasyonunun hiperaktiviteye neden olabileceği veya zeka gelişimini olumsuz etkileyebileceği tezi ortaya atılmışsa da kanıtlanmamış.
Coca Cola şirketi yine de bu konudaki kamuoyu hassasiyetini gözönünde bulundurarak ürünlerinde E211 kullanımına son vermek amacıyla çalışmalara başlamış. Diet Coke bileşiminden E211 kısa sürede çıkarılabilirken, Sprite ve Fanta’dan çıkarılabilmesi için uygun bir alternatifin geliştirilmesi bekleniyormuş.
Nedense miş’li geçmiş zamanda yazınca o kadar korkutucu gelmiyor bazı şeyler işte…
2
Görünmezlik pelerini pek yakında!
14 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Harry Potter’ın kullandığına benzer bir görünmezlik pelerini edinmek için Diagon Alley’e gitmekten başka çaremizin olmadığı günler geride kalacak gibi görünüyor.
Araştırmacılar, ışığı “yanlış” yöne doğru bükebilen meta-materyallerin geliştirilmesi sayesinde görünmezlik teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladılar.
Normalde bir nesneyi görebilmemiz için ona çarpan ışık ışınlarının kırılması, yansıması ve bu ışınlardan bir kısmının gözümüze ulaşması gerekiyor. Yeni geliştirilen meta-materyallerle kaplanacak bir görünmezlik pelerini, nesneden yansıyan ışığın gözümüze gelmesini önlediği gibi, önemli bir işlevi daha yerine getiriyor: nesnenin arkasındaki diğer nesnelerden gelmekte olan ve onları görmemizi sağlayan ışınların, gizlenen nesnenin etrafından dolaştıktan sonra tekrar birleşerek yollarına bozulmamış gibi devam edebilmelerini sağlıyor. Bu sayede gizlenmesi istenen nesneye baktığımızda onu değil arkasındakileri görüyoruz.
Bu konuya gösterilen ilginin görünmezlik konusuna odaklandığını, oysa meta-materyallerin daha birçok marifeti olabileceğini açıklayan uzmanlar, doğada bulunmayan yeteneklerle donatılan bu materyallerin bilgisayar işlemcilerini daha da hızlandırabileceğini, antenleri daha güçlü yapabileceğini ve ışığın dalga boyundan küçük nesnelerin dahi görüntülenebilmesini sağlayan süper-lenslerin üretilebileceğini kaydediyorlar.
Anlaşılabilir nedenlerle görünmezlik pelerini araştırmalarına en büyük finansman savunma sanayii tarafından sağlandığı için, teknoloji tam olarak geliştirildiğinde dahi bu pelerinlerin mağazalarda satışa sunulması için daha epey zaman var gibi görünüyor.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!
9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
(Teşekkürler vanillin!) - 1911 yılında Bulgaristan’ın ücra bir köyünde doğup büyüyen, ömrünün çoğunu orada geçiren bir kadın. Küçük yaşlardan beri gözleri görmüyor. Öyle koyu bir köylü aksanıyla konuşuyor ki şehirde yaşayan Bulgarlar anlamıyorlar ne dediğini. Konuşmaları televizyonda altyazıyla veriliyor. Gerçi bu bir yerde iyi birşey, çünkü her söylediğinin anlaşılmaması gerek. Ağzı son derece bozuk. O yüzden eski Sovyet lideri Leonid Brezhnev kendisini ziyarete geldiğinde tercümanın ekstra dikkatli davranması gerekiyor.
Peki ama ne işi var bu kadının televizyonda? Koskoca Sovyet lideri neden onu ziyaret ediyor? Oooo büyükanne, dişlerin neden bu kadar büyük?
Çocukluğunda Vanga oldukça sıradan bir kızdı. Sarı saçlı, mavi gözlü, doktorculuk oynayıp arkadaşlarına şifa dağıtan… sonra ne olduysa oldu ve rivayete göre bir fırtınada kayboldu. Uzun süre bulunamadı. Bulunduğunda gözleri toprakla kaplıydı ve açamıyordu. Hiçbir tedavi işe yaramadı. Ailesinin sınırlı maddi olanakları da gözönüne alındığında fazla bir tedavi fırsatı da olmadı zaten. Sonuçta gözlerini kaybetti.
Ne olduysa ondan sonra oldu; Vanga yanına gelen insanların geleceklerini ve geçmişlerini görebildiğini iddia etmeye başladı. Hastalara doğal tedavi yolları ile şifa dağıttığına inananlar kapısında kuyruk oldu. Vanga tıbbi yöntemleri asla reddetmese de, çok fazla ilaç almanın iyi birşey olmadığını çünkü ilaçların “doğanın vücuttaki dengeyi düzeltmek için kullandığı kapıları kapadığını” söyledi.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Vanga’nın ünü tüm dünyayı sardı; yakınlarını savaşa gönderenler onların akibetini öğrenmek için Vanga’ya akın etti. Sonraki yıllarda Bulgar hükümet yetkilileri Vanga’ya danıştılar, Leonid Brezhnev yılda en az bir kez kendisini ziyaret etti.
“Kötü” ya da “günahkar” olduğunu düşündüğü insanlara son derece kaba davranabildiği ve yaptıkları kötü işleri yüzlerine vurduğu için kendi köyünde hep dışlandı.
1939 yılında ciddi bir akciğer rahatsızlığı geçiren ve çok kısa ömrü kaldığı söylenen Vanga, 1996 yılına kadar yaşadı. Ölüm tarihini kesin olarak bildiği ve yerine kimin geçeceğini dahi söylediği iddia edildi. Kendi sözcükleriyle ölümü şöyle tanımladı Vanga:
Ölümden sonra insanın vücudu çürür… fakat bir parçası -ruh, ya da adını bilmediğim birşey- çürümez. Siz yeniden doğum diyorsunuz buna. Ben ne denir bilmiyorum. Ama insandan geriye kalan- bu ruhtur. Çürümez, gelişmeye devam eder ve daha üst mevkilere ulaşır. Bu, ruhun sonsuzluğudur.
0
Coca Cola DNA’mızdan ne istiyor?
19 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Epeydir şöyle sağlam bir felaket email’i almamıştım. Hani, insanı çok büyük tehlikede olduğuna inandırmaya çalışan türden. Birşeyler çok ters gitmektedir ve “uzmanlar” durumun çok vahim olduğunu ifade etmektedirler. Bu tür mesajlar bir de sosyal-bilinç-altyazılı-eylem-çağrısı ile sonuçlanır genellikle: “bu mesajı hemen tüm sevdiklerinize ulaştırın ve onların da okumasını sağlayın. Yaşamalarını istiyorsanız tabii…” Bu da üzerinize öyle bir vicdani sorumluluk yıkar ki ozon deliğini tek başınıza açmış gibi dünyanın yükünü omuzlarınızda hissedersiniz, ya da hissedenler oluyor ki bu mesajlar “aman vebali üzerimde kalmasın” diyenler sayesinde tüm dünyayı geziyor.
Bu mesajların sayısının ve sıklığının azalmasının nedeni bugünkü konumuz değil elbette. Bugünkü konumuz, posta kutuma taze olarak inmiş bulunan birinci sınıf bir felaket email’i. Gerçi sonunda zorunlu eylem çağrısı yok ama yine de bu tür mesajlarda yaygın olarak kullanılan hedef saptırma, yarım yamalak alıntı yaparak konuyu çarpıtma ve insana içinde kansere ayarlanmış bir saatli bomba bulunduğunu hissettirme işlevlerini eksiksiz yerine getiriyor. Önce mesajı okuyalım:
E211 DNA YAPISINI BİLE BOZUYORMUŞ
Coca Cola’dan ‘TEHLİKE’ itirafı
İçeriği hala sır gibi saklanan Coca Cola’da önemli bir gerçek ortaya çıktı. DNA’yı bile bozan E211 için Coca Cola özür diledi. İşte çarpıcı ayrıntılar.
Coca Cola’da bulunan bir maddenin siroza neden olduğu ortaya çıktı. DNA bozukluğuna da yol açan E211 ürünlerden çıkartılacak.
Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola’nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA’ya zarar veriyor.
KÜFLENMEYİ ÖNLÜYOR
Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar’dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat”ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.:
Dünyanın favori meşrubatına kırmızı rengini vermekte kullanılan böceklerin yakın çekim fotoğraflarını ifşa eden mesajlardan bu yana kimse Coca Cola’yla uğraşmıyordu; böcekleri araştırırken çok şey öğrendiğim için bu konunun da ilginç olabileceğini düşündüm. İşte olayın içyüzü:
Yakın çevresinde E211 adıyla da bilinen sodyum benzoat koruyucu bir madde. Asitli gıda ürünlerinde (sirke, salata sosu), gazlı içeceklerde, reçellerde ve meyve sularında, turşularda ve daha birçok gıda ürününde kullanılıyor. Bunun yanısıra erik, tarçın, karanfil ve elmada doğal olarak bulunuyor.
Yukarıdaki mesajın ilk çatlağı burada ortaya çıkıyor: sodyum benzoat yalnızca Coca Cola’da bulunan bir madde değil. Coca Cola’nın sır gibi saklanan bileşiminin bir parçası hiç değil. Bildim bileli Coca Cola’nın içinde sodyum benzoat olduğu şişenin veya kutunun üzerinde yazar.
Risk, sodyum benzoat askorbik asitle (c vitamini, E300) birleştiği zaman ortaya çıkıyor. Bu iki maddenin tepkimesi benzen adı verilen kanserojen maddenin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Bu arada, sodyum benzoat’ın tek başına da zararlı olabileği ve gerçekten yukarıdaki mesajda belirtildiği gibi DNA’ya zarar verebileceği, bunun da Parkinson dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara yolaçabileceği yönünde endişeler mevcut. Çocuklarda yüksek dozda sodyum benzoat konsantrasyonunun hiperaktiviteye neden olabileceği veya zeka gelişimini olumsuz etkileyebileceği tezi ortaya atılmışsa da kanıtlanmamış.
Coca Cola şirketi yine de bu konudaki kamuoyu hassasiyetini gözönünde bulundurarak ürünlerinde E211 kullanımına son vermek amacıyla çalışmalara başlamış. Diet Coke bileşiminden E211 kısa sürede çıkarılabilirken, Sprite ve Fanta’dan çıkarılabilmesi için uygun bir alternatifin geliştirilmesi bekleniyormuş.
Nedense miş’li geçmiş zamanda yazınca o kadar korkutucu gelmiyor bazı şeyler işte…
2
Görünmezlik pelerini pek yakında!
14 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Harry Potter’ın kullandığına benzer bir görünmezlik pelerini edinmek için Diagon Alley’e gitmekten başka çaremizin olmadığı günler geride kalacak gibi görünüyor.
Araştırmacılar, ışığı “yanlış” yöne doğru bükebilen meta-materyallerin geliştirilmesi sayesinde görünmezlik teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladılar.
Normalde bir nesneyi görebilmemiz için ona çarpan ışık ışınlarının kırılması, yansıması ve bu ışınlardan bir kısmının gözümüze ulaşması gerekiyor. Yeni geliştirilen meta-materyallerle kaplanacak bir görünmezlik pelerini, nesneden yansıyan ışığın gözümüze gelmesini önlediği gibi, önemli bir işlevi daha yerine getiriyor: nesnenin arkasındaki diğer nesnelerden gelmekte olan ve onları görmemizi sağlayan ışınların, gizlenen nesnenin etrafından dolaştıktan sonra tekrar birleşerek yollarına bozulmamış gibi devam edebilmelerini sağlıyor. Bu sayede gizlenmesi istenen nesneye baktığımızda onu değil arkasındakileri görüyoruz.
Bu konuya gösterilen ilginin görünmezlik konusuna odaklandığını, oysa meta-materyallerin daha birçok marifeti olabileceğini açıklayan uzmanlar, doğada bulunmayan yeteneklerle donatılan bu materyallerin bilgisayar işlemcilerini daha da hızlandırabileceğini, antenleri daha güçlü yapabileceğini ve ışığın dalga boyundan küçük nesnelerin dahi görüntülenebilmesini sağlayan süper-lenslerin üretilebileceğini kaydediyorlar.
Anlaşılabilir nedenlerle görünmezlik pelerini araştırmalarına en büyük finansman savunma sanayii tarafından sağlandığı için, teknoloji tam olarak geliştirildiğinde dahi bu pelerinlerin mağazalarda satışa sunulması için daha epey zaman var gibi görünüyor.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!
9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Epeydir şöyle sağlam bir felaket email’i almamıştım. Hani, insanı çok büyük tehlikede olduğuna inandırmaya çalışan türden. Birşeyler çok ters gitmektedir ve “uzmanlar” durumun çok vahim olduğunu ifade etmektedirler. Bu tür mesajlar bir de sosyal-bilinç-altyazılı-eylem-çağrısı ile sonuçlanır genellikle: “bu mesajı hemen tüm sevdiklerinize ulaştırın ve onların da okumasını sağlayın. Yaşamalarını istiyorsanız tabii…” Bu da üzerinize öyle bir vicdani sorumluluk yıkar ki ozon deliğini tek başınıza açmış gibi dünyanın yükünü omuzlarınızda hissedersiniz, ya da hissedenler oluyor ki bu mesajlar “aman vebali üzerimde kalmasın” diyenler sayesinde tüm dünyayı geziyor.
Bu mesajların sayısının ve sıklığının azalmasının nedeni bugünkü konumuz değil elbette. Bugünkü konumuz, posta kutuma taze olarak inmiş bulunan birinci sınıf bir felaket email’i. Gerçi sonunda zorunlu eylem çağrısı yok ama yine de bu tür mesajlarda yaygın olarak kullanılan hedef saptırma, yarım yamalak alıntı yaparak konuyu çarpıtma ve insana içinde kansere ayarlanmış bir saatli bomba bulunduğunu hissettirme işlevlerini eksiksiz yerine getiriyor. Önce mesajı okuyalım:
E211 DNA YAPISINI BİLE BOZUYORMUŞ
Coca Cola’dan ‘TEHLİKE’ itirafı
İçeriği hala sır gibi saklanan Coca Cola’da önemli bir gerçek ortaya çıktı. DNA’yı bile bozan E211 için Coca Cola özür diledi. İşte çarpıcı ayrıntılar.Coca Cola’da bulunan bir maddenin siroza neden olduğu ortaya çıktı. DNA bozukluğuna da yol açan E211 ürünlerden çıkartılacak.
Piyasaya çıktığı ilk günden beri içerisindeki katkı maddelerini bir sır gibi saklayan Coca Cola firmasının sırrı sonunda çözüldü. Yapılan araştırmalarda Coca-Cola’nın içerisinde E211 (Sodyum Benzoat) maddesinin bulunduğu saptanmış, firma uzun süre bu iddialara karşı sessiz kalmıştı. Sodyum Benzoat maddesi siroz, parkinson gibi hastalıklara davetiye çıkarıyor, hiperaktivite bozukluğuna neden oluyor ve DNA’ya zarar veriyor.
KÜFLENMEYİ ÖNLÜYOR
Genel olarak gazlı içeceklerin birçoğunda bulunan ve küflenmeyi önleyen bu maddenin C vitaminiyle karşılaşınca kansorejene dönüştüğü belirtildi. Coca Cola firması ilk olarak Diet Colalar’dan bu maddeyi çıkartacaklarını ve yıl sonuna kadar tamamen kullanımdan kaldıracaklarını açıkladı. Firma sözcüsü bu maddeyi kullanmayı bırakacaklarını açıklasa da Sodyum Benzoat”ın yerini tutacak başka bir bileşen bulamadıklarını da itiraf etti.:
Dünyanın favori meşrubatına kırmızı rengini vermekte kullanılan böceklerin yakın çekim fotoğraflarını ifşa eden mesajlardan bu yana kimse Coca Cola’yla uğraşmıyordu; böcekleri araştırırken çok şey öğrendiğim için bu konunun da ilginç olabileceğini düşündüm. İşte olayın içyüzü:
Yakın çevresinde E211 adıyla da bilinen sodyum benzoat koruyucu bir madde. Asitli gıda ürünlerinde (sirke, salata sosu), gazlı içeceklerde, reçellerde ve meyve sularında, turşularda ve daha birçok gıda ürününde kullanılıyor. Bunun yanısıra erik, tarçın, karanfil ve elmada doğal olarak bulunuyor.
Yukarıdaki mesajın ilk çatlağı burada ortaya çıkıyor: sodyum benzoat yalnızca Coca Cola’da bulunan bir madde değil. Coca Cola’nın sır gibi saklanan bileşiminin bir parçası hiç değil. Bildim bileli Coca Cola’nın içinde sodyum benzoat olduğu şişenin veya kutunun üzerinde yazar.
Risk, sodyum benzoat askorbik asitle (c vitamini, E300) birleştiği zaman ortaya çıkıyor. Bu iki maddenin tepkimesi benzen adı verilen kanserojen maddenin ortaya çıkmasına neden olabiliyor.
Bu arada, sodyum benzoat’ın tek başına da zararlı olabileği ve gerçekten yukarıdaki mesajda belirtildiği gibi DNA’ya zarar verebileceği, bunun da Parkinson dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara yolaçabileceği yönünde endişeler mevcut. Çocuklarda yüksek dozda sodyum benzoat konsantrasyonunun hiperaktiviteye neden olabileceği veya zeka gelişimini olumsuz etkileyebileceği tezi ortaya atılmışsa da kanıtlanmamış.
Coca Cola şirketi yine de bu konudaki kamuoyu hassasiyetini gözönünde bulundurarak ürünlerinde E211 kullanımına son vermek amacıyla çalışmalara başlamış. Diet Coke bileşiminden E211 kısa sürede çıkarılabilirken, Sprite ve Fanta’dan çıkarılabilmesi için uygun bir alternatifin geliştirilmesi bekleniyormuş.
Nedense miş’li geçmiş zamanda yazınca o kadar korkutucu gelmiyor bazı şeyler işte…
2
Görünmezlik pelerini pek yakında!
14 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Harry Potter’ın kullandığına benzer bir görünmezlik pelerini edinmek için Diagon Alley’e gitmekten başka çaremizin olmadığı günler geride kalacak gibi görünüyor.
Araştırmacılar, ışığı “yanlış” yöne doğru bükebilen meta-materyallerin geliştirilmesi sayesinde görünmezlik teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladılar.
Normalde bir nesneyi görebilmemiz için ona çarpan ışık ışınlarının kırılması, yansıması ve bu ışınlardan bir kısmının gözümüze ulaşması gerekiyor. Yeni geliştirilen meta-materyallerle kaplanacak bir görünmezlik pelerini, nesneden yansıyan ışığın gözümüze gelmesini önlediği gibi, önemli bir işlevi daha yerine getiriyor: nesnenin arkasındaki diğer nesnelerden gelmekte olan ve onları görmemizi sağlayan ışınların, gizlenen nesnenin etrafından dolaştıktan sonra tekrar birleşerek yollarına bozulmamış gibi devam edebilmelerini sağlıyor. Bu sayede gizlenmesi istenen nesneye baktığımızda onu değil arkasındakileri görüyoruz.
Bu konuya gösterilen ilginin görünmezlik konusuna odaklandığını, oysa meta-materyallerin daha birçok marifeti olabileceğini açıklayan uzmanlar, doğada bulunmayan yeteneklerle donatılan bu materyallerin bilgisayar işlemcilerini daha da hızlandırabileceğini, antenleri daha güçlü yapabileceğini ve ışığın dalga boyundan küçük nesnelerin dahi görüntülenebilmesini sağlayan süper-lenslerin üretilebileceğini kaydediyorlar.
Anlaşılabilir nedenlerle görünmezlik pelerini araştırmalarına en büyük finansman savunma sanayii tarafından sağlandığı için, teknoloji tam olarak geliştirildiğinde dahi bu pelerinlerin mağazalarda satışa sunulması için daha epey zaman var gibi görünüyor.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!
9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Harry Potter’ın kullandığına benzer bir görünmezlik pelerini edinmek için Diagon Alley’e gitmekten başka çaremizin olmadığı günler geride kalacak gibi görünüyor.
Araştırmacılar, ışığı “yanlış” yöne doğru bükebilen meta-materyallerin geliştirilmesi sayesinde görünmezlik teknolojisinde önemli ilerlemeler kaydedildiğini açıkladılar.
Normalde bir nesneyi görebilmemiz için ona çarpan ışık ışınlarının kırılması, yansıması ve bu ışınlardan bir kısmının gözümüze ulaşması gerekiyor. Yeni geliştirilen meta-materyallerle kaplanacak bir görünmezlik pelerini, nesneden yansıyan ışığın gözümüze gelmesini önlediği gibi, önemli bir işlevi daha yerine getiriyor: nesnenin arkasındaki diğer nesnelerden gelmekte olan ve onları görmemizi sağlayan ışınların, gizlenen nesnenin etrafından dolaştıktan sonra tekrar birleşerek yollarına bozulmamış gibi devam edebilmelerini sağlıyor. Bu sayede gizlenmesi istenen nesneye baktığımızda onu değil arkasındakileri görüyoruz.
Bu konuya gösterilen ilginin görünmezlik konusuna odaklandığını, oysa meta-materyallerin daha birçok marifeti olabileceğini açıklayan uzmanlar, doğada bulunmayan yeteneklerle donatılan bu materyallerin bilgisayar işlemcilerini daha da hızlandırabileceğini, antenleri daha güçlü yapabileceğini ve ışığın dalga boyundan küçük nesnelerin dahi görüntülenebilmesini sağlayan süper-lenslerin üretilebileceğini kaydediyorlar.
Anlaşılabilir nedenlerle görünmezlik pelerini araştırmalarına en büyük finansman savunma sanayii tarafından sağlandığı için, teknoloji tam olarak geliştirildiğinde dahi bu pelerinlerin mağazalarda satışa sunulması için daha epey zaman var gibi görünüyor.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!
9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
0
Göllerimiz canavarsız kalmasın!
9 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Aşağıdaki listeye bir göz atın:
A.B.D.: 304,815,000 || 148
Kanada: 33,341,000 || 91
İsveç: 9,201,650 || 26
Arjantin: 40,301,927 || 12
İrlanda: 4,339,000 || 5
Avusturalya: 21,373,760 || 4
Norveç: 4,776,200 || 4
Japonya: 127,690,000 || 3
Türkiye: 70,586,256 || 1
Her ülke için, ilk rakam nüfusu, ikinci rakam o ülkede görüldüğü iddia edilen göl canavarı sayısını gösteriyor. Göl canavarı gözlem rakamları için kaynak wikipedia.
Farklı ülkelerdeki yaşam standartlarını, refah düzeyini, ekonomik göstergeleri, kültürel tüketim alışkanlıklarını karşılaştıran sıralamalarda Türkiye’yi sonlarda görmeye alışık olabiliriz, ama konu göl canavarlarına gelince durup biraz düşünmek gerekiyor. Sonuçta bu canavarları görenler ya da gördüğünü iddia edenler sıradan insanlar. Bu noktada “herşeyi devletten beklememek lazım” sözü bambaşka bir anlam kazanıyor. Neden, örneğin, İsveç’liler göllerinde toplam 26 canavar görebiliyorlar da Türkiye bir tek canavarla yetinmek zorunda kalıyor? İsveç’in yarısından fazlasının suyla kaplı olması burada çok da önemli değil. Şunları düşünün:
- Türkiye’nin üç tarafı suyla kaplı. Tuzlu suda canavar gözlemlenemeyeceğini kanıtlayan hiçbir bilimsel çalışma mevcut değil.
- İklim ve aydınlanma şartları gereği, Türkler İsveç’lilere göre çok daha fazla açık havada zaman geçiriyorlar; deniz kıyısında saatlerce yayılıp göl kenarlarında uzun piknikler yapabiliyorlar. Dolayısıyla canavar görme şansları İsveç’lilere göre kat kat daha fazla.
- Anadolu’nun fauna çeşitliliği İsveç topraklarının kat kat üzerinde.
Tüm bunlara rağmen, Türkiye yalnızca tek bir göl canavarı çıkarabilmiş bugüne kadar. Aslında bunun vebalini yalnızca Türklere yüklemek de doğru değil. Geçmişe doğru gittiğimizde Anadolu’da yaşamış uygarlıkların tümünün bu konuda kısır kaldıklarını görüyoruz, zira hiçbirinin kayıtlarında göl canavarı mevcut değil.
Rakamlar ortada; bir ülkede kişi başına düşen göl canavarı sayısıyla refah düzeyi arasında doğrudan ilişki var. Örneğin, İsveç’te 353,909 kişiye bir göl canavarı, Kanada’da 366,384 kişiye bir göl canavarı düşüyor. Türkiye’de ise 70 milyon kişilik nüfusumuzla biricik Van Gölü Canavarı’nı paylaşmaya çalışıyoruz.
Ankara yakınlarındaki Karagöl’ü gördünüz mü bilmem. Kimse beni orada canavar olmadığına inandıramaz. Aynı şey 365 gün çevresinde insanların fink attığı Abant Gölü için de söylenebilir. Onlar kadar turistikleşmemiş, çevresi piknik alanı haline gelmemiş yüzlerce gölümüz ve onların içinde keşfedilmeyi bekleyen yüzlerce canavarımız var. Tek yapmamız gereken televizyonlarımızın, bilgisayarlarımızın başından biraz uzaklaşıp, dışarıda biraz daha fazla vakit geçirmek. Doğamıza, göllerimize ve onların canavarlarına hakettikleri değeri vermek.
Haydi Türkiye. Herşeyi devletten beklememek lazım. Canavarlarımıza sahip çıkalım.
4
Gezi Rehberi: Tantunya (Bölüm 3)
8 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Tantunya gezi rehberimizin birinci bölümünde, Tantunya’ya uçuşumuz sırasında yaşadığımız macerayı, ikinci bölümünde ise havaalanından otele gidene kadar başımızdan geçenleri anlatmıştık.
Daha sonra gezi rehberi çalışmalarımıza ara vermek zorunda kaldık. Hatırlayacağınız gibi, ekibimizin gastro-antropolog üyesi Hidayet Külbastı havaalanından otele giderken kayıplara karışmıştı. Kayıp duyurusu yapmak için gittiğimiz polis karakolunda, yetkililer verdiğimiz eşkale dayanarak Hidayet’in sağlam ve atletik yapısından dolayı organ mafyası için cazip bir av olduğunu ve onlar tarafından kaçırılmış olabileceğini söylediler.
Ekibin diğer iki üyesi, ben ve fotoğrafçımız Müeyyide Taşdeler, göreve onsuz devam edip edemeyeceğimizi tartışırken, otelin hemen dışında toplanan heyecanlı kalabalığı farkedip merakla dışarı fırladık. Müeyyide kamerasını kuşanırken ben bir Tantuni gence yaklaşıp neler olduğunu sordum.
“Balabala!” diye bağırdı genç, ve heyecanla devam etti: “Balabala, büyük festival. Çok büyük. Hemen başlıyor, siz benimle gelin!”
Hidayet için endişelenecek zaman değildi, görev bizi çağırıyordu. Müeyyide ile gencin peşinden koşmaya başladık. Kalabalığın ortasına doğru ilerlerken, tuhaf üniformalı bir adam önümüzü kesti: “Siz turist?”
“Biz gazeteci” dedim, “balabala’nın fotoğraflarını çekmek istiyoruz.”
“Siz turist?” diye tekrarlayan adam bizi baştan aşağı süzerek yanındaki kutudan iki poşet çıkardı ve bize doğru fırlattı: “Giyin bunları. Kostüm çok önemli. Turist kırmızı.”
Poşetlerin içinde birer kırmızı tişört vardı. Yerel geleneklere saygılı olmak adına üniformalı adamın dediğini yaptık, hoş saygılı olmasak da fazla seçeneğimiz yoktu. Tantunya’da herkes Türkçe anlayıp konuşabildiği halde istemedikleri hiçbirşeyi söylememek gibi bir tavırları vardı.
O ana kadar itişe kakışa ilerleyebildiğimiz kalabalık, kırmızı tişörtleri giymemizle birlikte birden iki yana açıldı ve ikimiz, aslında geniş bir meydan olduğunu farkettiğimiz bir alanda, yoğun bir kalabalığın ortasında açılmış yuvarlak bir deliğin tam ortasında kalakaldık.
İkimiz ve bir de boğa.
Kocaman, koskocaman, ve de çok kızgın bir boğa.
Kalabalık bir anda sessizleşmiş, bizi izlemeye başlamıştı. Boğa bize dönüp burnundan şiddetli bir nefes verdi.
“Paniğe kapılma!” dedim yavaşça Müeyyide’ye. “Sakince geri çekilip kalabalığın içine karışalım”
“Lanet olsun!” dedi Müeyyide, boğaya kamerasının SLR düzeneğinden bakıp objektifi ayarlarken, “güneş tam tepede ve hiç gölge yok!”
“Saçmalama, kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar” dedim, yine usulca, “boğa bize saldıracak çünkü bir tek biz kırmızı giyiyoruz. Baksana, bizden başka herkes beyaz giymiş.”
“Evet, o yüzden güneşin altında deli gibi parlıyorlar zaten” dedi Müeyyide.
Müeyyide’nin mesleğine olan kayıtsız şartsız bağlılığı, başımızı ilk kez derde sokmuyordu. 2005 yılında Katrina fırtınası yüzünden New Orleans sular altında kaldığında kendisini Mississippi nehrinin gazabından zor kurtarmıştım. Bir an önce kendisine gelmesini sağlamalıydım.
“Çabuk o kamerayı bırak ve tişörtünü çıkar!” diye bağırdım. Boğanın bizi tepelemesini seyretmeye hazırlanan kalabalık bunu duyunca önce şaşırdı, sonra gösteriye eklenen katma değeri farkedip coşkuyla tekrarlamaya başladı:
“Tİ-ŞÖRT! Tİ-ŞÖRT!”
Tezahürat yükselerek devam ederken çileden çıkan boğa da harekete geçti. Paniğe kapılıp tamamen kendimi kaybetmeden önceki son mantıklı anlarımda Tantunya’nın uzun yıllar İspanya’nın sömürgesi olarak kaldığını hatırladım; bu boğa eğlencesi de o dönemden kalma bir miras olmalıydı. Que mierda… Bize verilen kırmızı tişörtleri giymekle kendimizi boğa için canlı hedef haline getirmiştik. Tantunya’ya ilişkin az sayıdaki turistik belgede balabala’dan ve bu çılgınca oyundan neden hiç bahsedilmediği de ortadaydı; bu tuzağa düşen hiçbir turist memleketine sağ salim dönüp başına gelenleri aktaramıyordu. Kriz anlarında zaman elastiktir, öyle uzar gider… Müeyyide… kamerası… kırmızı tişört pek de yakışmıştı oysa… çocukluğum… ilk tren maketim… ve…
Gerisini ancak hayal meyal hatırlayabiliyorum. Kırmızı tişörtümü ne zaman çıkardığımı hatırlamasam da, onu boğanın önünde flama gibi salladığımı, iyice delirmesini sağladıktan sonra rock star edasıyla kalabalığın üstüne atladığımı ve kalabalığın panik içinde dağılmaya başladığını hatırlıyorum. Kaçışan Tantunilerin ardından olanca sesimle Türkçe bilgilerini sınayan birtakım sözcükler yağdırırken, boğanın, kırmızı tişörtü boynuna kravat yaptığım adamı kovalamadığını farkettim. Boğa geri dönmüştü. İnatla tişörtünü çıkarmayıp, fotoğraf çekmeye devam eden Müeyyide’ye ulaşmak üzereydi.
****
“Heryer karanlık” dedi Müeyyide.
“Karanlık değil, kafan bandaj içinde. O yüzden birşey göremiyorsun” dedim.
“Ölmedim mi?”
“Hayır, hastanedesin.”
“Kaç gündür?”
“Dört.”
“Kameram?”
“Yenisini alırız.”
“Hidayet?”
“Yan odada. Uzun hikaye, sonra anlatırım.”
“Peki ne zaman…”
“Birkaç gün içinde ikinizi de çıkaracaklar. Olay büyük yankı yarattı. Tantun hükümeti resmi açıklama yaparak özür diledi. Tüm hastane ve otel masraflarımızı onlar karşılayacak. Siz iyileşir iyileşmez gezi rehberine kaldığımız yerden devam ediyoruz. Devlet konuğuyuz artık!”
Devam edecek (başımıza bir iş gelmezse tabii)…
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
2
Hoşgeldin Küçük Maradona!
2 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Duyurular
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
FBI web sitesini hack edenleri işe alır da biz durur muyuz hiç? İki gün önce Abartma Tozu’nu hack eden Küçük Maradona’yı yazar olarak saflarımıza dahil etmiş bulunmaktayız. Kendisi de sağolsun, ayağının tozuyla yazdığı Sokal Hadisesi adlı yazıyla, Abartma Tozu konseptine rahatça uyum sağlayacağını hemen kanıtladı ve güvenimizi boşa çıkarmadı.
Hoşgeldin Küçük Maradona!
Not: Yukarıdaki ifadelerin hiçbiri, Abartma Tozu’nu hack etmeye özendirici anlamlara çekilmemelidir. Katkıda bulunmak isteyen okuyucularımızı “İletişim” sayfamızı kullanmaya davet ediyoruz.
3
Yerdeki dev kızılderili kafası
1 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).
Teknoloji bir yandan bizleri bilgisayarlarımızın başına bağlarken, diğer yandan dünyayı çok daha iyi tanımamızı sağlayacak olanaklar sunuyor. Özellikle Google Earth ve Google Maps uygulamalarının popülaritesi sayesinde, dünya yüzeyinin hergün çok sayıda meraklı insan tarafından karış karış incelendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bu arada daha önce kimse tarafından bilinmeyen inanılmaz olgular da keşfediliyor.
Kanada’nın Alberta eyaletinde yer alan ve “Badlands Guardian” adı verilen coğrafi oluşum da bunlardan biri. Uydudan çekilen fotoğraflarda, geleneksel başlığını giymiş bir kızılderili profilini andıran bu yapıya “Indian Head Penny” adı da veriliyor. İlk bakışta kabartı gibi görülen oluşum, aslında bir çukurdan meydana geliyor. Kızılderilinin “kulaklığı” gibi görünen olgu ise petrol aramak amacıyla açılmış bir kuyu ve etrafındaki yoldan ibaret. Kuyuda petrol bulunmadığı için kullanılmadığı ve “kulaklığın” birkaç yıl içinde erozyonla yokolacağı bildiriliyor.
Bilimsel yaklaşım, yerdeki kızılderili kafasını, dün sözünü ettiğimiz Mars’taki insan yüzü ile birlikte pareidolia sınıfına yerleştiriyor. Pareidolia, belirsiz ya da rasgele uyarıcı etkenlerin insanlarca anlamlıymış gibi algılanması ile sonuçlanan psikolojik bir süreç olarak tanımlanıyor (bulutların şekillerini hayvanlara benzetmek, Ay’da insan yüzü görmek, ters çalınan müzik kayıtlarında gizli mesajlar duymak bu kategoride açıklanıyor).
www.maps.google.com adresine girip “Badlands Guardian” sözcüklerini aratarak bu olağanüstü görüntülere ulaşmak ve daha yakından incelemek mümkün (”A” işaretini takip edin ve Uydu düğmesini tıklamayı unutmayın).









