0
“Matěj Kůs” İngilizce Kursu
8 Ekim 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - İnsan bazı olaylar karşısında “Allah iyiliğinizi versin, nasıl ana babasınız anlamıyorum ki; insan çocuklarını gönderdiği kursa önce bir gidip bakmaz mı? Kursun adı ne anlama geliyor internetten bir araştırmaz mı?” demekten alamıyor kendini.
İstanbul Avcılar’da yeni açılan İngilizce kursunda eğitimlerine başlayan ve yaşları 12 ila 17 arasında değişen kimi çocukların, kurs sonrası evlerine kafalarında şişlikler ve morluklarla gelmesiyle başlar olaylar. Bu durum çocuklarının İngilizce öğreneceğini umut eden aileler arasında önce büyük bir şaşkınlık ve meraka daha sonra da korkuya neden olur. Kurs esnasında kandırılan öğrenciler bir türlü olayın gerçek nedenini açıklamazlar. Ailelerin ısrarlı soruları karşısında “Kapıya çarptım, tuvalette düştüm, arkadaşla çarpıştık…” gibi kaçamak yanıtlar verirler.
Torununu aynı kursa yazdıran ve işin peşini bırakmayan emekli öğretmen Serdar Akarsu’nun araştırmaları ve pencereden gizlice çektiği fotoğraflar sayesinde aydınlanır olay. Sorumlular savcılığa sevkedilirken mahalleli de derin bir oh çeker. Kandırılan çocuklar ise kafalarındaki şişlikler morluklarla kalırlar İngilizce öğrenmek yerine.
Kendiyle sabah kahvaltısı yaptığı mahalle kahvesinde söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Serdar Aksu’dan dinliyoruz olanları:
Önce kursun adını araştırdım. Öyle ya böyle kurs adı mı olurmuş? Meğer olayın gerçek yüzü de orada gizliymiş. Bakın anlatayım. Matěj Kůs, Çek Cumhuriyeti’nden bir genç motosiklet yarışçısı. Aynı zamanda da öğrenci. Tek kelime İngilizce de bilmiyor antiparantez. Bir gün İskoçya’daki bir yarışta motorsikletinden düşüp kafasını yere çarpıyor. Hafıza kaybı yaşayan bu genci alıp hastaneye yetiştiriyorlar. Bir süre sonra uyanıyor ve başlıyor anadili gibi İngilizce konuşmaya. Tabii herkes şaşkınlık içinde kalıyor. İşte bu soysuzlar da gûya bunu bilimsel bir metodmuş gibi uygulamaya çalışıyorlar sınıflarda. Zavallı çocuklara duvarlara, sıralara hatta birbirlerine kafa atmalarını öğütlüyorlar. Gûya böylece İngilizce öğreneceklermiş. Yahu soysuz adamlar, burası Türkiye, o Çek çocuk İskoçya’da çarpıyor kafasını. Madem bu yönteme pek güvendin al götürsene çocukları oralara. Burada öğrensen öğrensen Türkçe öğrenirsin. İnsan bari bunu düşünür.
Kendisini “Olur mu Serdar abi, kafa atarak dil öğrenilse Zidane da İtalyanca öğrenirdi Matterazi’ye attığı o kafadan sonra” diyerek uğurladığımız bay Aksu’nun “O kaç yıl Juventus’ta top oynadı, biliyordur İtalyanca’yı zaten” demesi karşısında kısa bir şok yaşayıp olay yerinden ayrıldık.
Haber ekibi olarak, hepimizin yüzünde bir gülümseme ve kafamızda ülkemizin bulunduğu eğitim seviyesine ve o güzel halkımızın saflığına ilişkin aynı düşünceler geçiyordu:
Hayır google’dan baktım da gerçekten de Matěj Kůs adında biri varmış ve kafayı yere çarptıktan sonra da İngilizceyi bülbüller gibi şakımış. Allah allah, bir denesek mi?
0
Ajax 3000 yıl sonra yeniden Çanakkale’de
15 Eylül 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Yunan mitolojisine göre Salamis Kralı, Telamon’un oğlu olan ve Truva savaşlarında Achilles’den (Aşil) sonra kahramanlığı ile en fazla ün kazanmış savaşçının kim olduğunu sorsam acaba adı kaçımızın aklına gelir?
Peki ya Avrupa’da bir zamanlar fırtına gibi esip tüm kupaları müzesine götüren, Cruyff, Van Basten, Seedorf gibi futbolcuların yetiştiği, önünde kırmızı bir bant olan klasik beyaz formalarıyla tanınan ve Hollanda futbolunun lokomotifi olan futbol takımı sorsam?
Kim hangi soruyu yanıtladı bilemeyiz tabii ama iki sorunun yanıtı da aynı adı işaret ediyor aslında: Ajax…
Evet ünlü futbol klübünün logosunda taşıdığı bu tarihi kişilik Truva savaşında Hector ile teke tek savaşan ilk savaşçıdır aynı zamanda. İlginç olan ise Hector tam da Ajax’ı öldürmek üzere iken Tanrılar izin vermeyişi, birden gece olması ve her iki ordunun da ateşkes ilan etmesi. Futbolda şansın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ama bu şansın bir zamanlar efsanelere de yön verdiğine şahit olmak oldukça keyifli aslına bakarsanız. Gerçi buna çok da şaşmamak gerek. Günümüz anlayışına göre futbol bir savaş değil mi?
Biz en iyisi mitolojiye geri dönelim. Devam eden günlerde Aşil’den sonra en dikkat çeken savaşçı Ajax olur. Aşil’i ikna etmek için toplanıp çadırına giden komutanlardan birisi yine odur. Hatta Aşil Paris tarafından topuğundan vurulup öldürüldüğünde Aşil’in ölüsünü savaş meydanından taşıyan yine Ajax’tır. Bu Yunanlı savaşçının sonu da ilginçtir. Agamemnon’un Aşil’e ait eşyaları kendisine değil de başka bir savaşçıya vermesini hazmedemez ve yere gömdüğü kılıcın üstüne yaslanarak kendi canına kıyar.
İşte bu tarihi kişiliği logosunda barındıran Hollanda’nın en ünlü futbol takımı FC. Ajax, katalog çekimleri yapmak için geçen haftanın büyük bir bölümünü ülkemizde Truva savaşının olduğu Çanakkale’de geçirdi. Truva atı önünde toplu fotoğraf çektiren futbolcu ve teknik ekibin mutluluğu gözlerinden okunmaktaydı. Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Ajax teknik direktörü Marco Van Basten “Klübün adını aldığı kahramanın bu topraklarda bulunmuş ve savaşmış olması çok ilginç. Adını bu savaşçıdan alan bir futbol takımı olarak aynı kararlılığı ve azmi göstermeleri açısından futbolcularımın bu atmosferi yaşamalarını istedim. Bu seneki çekimleri ülkenizde yapmaya karar vermekle ne derece doğru bir karar verdiğimizi şimdi daha iyi anladık. Aynı topraklarda bizim katalog fotoğrafları çektiriyor olmamız inanın tarifsiz bir mutluluk veriyor bizlere. İnşallah Çanakkale Spor Avrupa kupalarına katılır ve bizimle eşleşir. Bu daha da ilginç kılacaktır olup biteni. Rüyada gibiyiz.” dedi.
Çanakkale Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “Biz alışkınız böyle şeylere, her sene anzakların torunları gelir taa Avusturalyalardan, Hollandalıları da bekleriz tabii ki.” diyerek Ajax taraftarlarına davetiye çıkarması ise özellikle esnaf çevresi tarafından takdirle karşılandı.
0
Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu yarın toplanıyor
20 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu (United Kingdom Flag Association) , İngiltere’nin yoğun muhalefetine rağmen, diğer üye ülkelerin başvurusu nedeniyle yarın acil gündem maddelerini görüşmek üzere toplanma kararı aldı.
Üç yılda bir toplanması gereken ve son toplantısını sekiz ay önce yapan ama yeter sayıda imza toplandığı için yarın yeniden toplanmasına karar verilen komisyonun gündem maddesi, haftalardır ülkede infiale ve sert tartışmalara yol açan “Birleşik Krallık Bayrağının değiştirilmesi gerekliliği ve bunun yol açacağı sonuçlar” olacak.
Üye ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a ait ortak bayrağın kendi bayraklarını içermediğini dolayısıyla kendi ülkelerini yansıtmadığını iddia ederek komisyona itiraz dilekçesi verdiler geçen hafta içinde. Üyelerden toplam 86 imza toplayan bu üç ülke, İngiltere’nin muhalefetine rağmen yeter sayıya ulaşarak komisyonun yeniden toplanmasını sağladılar.
İtiraz edilen konular dört ana başlığı içeren bir rapor halinde sunuldu komisyona. Bu maddeler sırasıyla şöyle:
1-İskoçya bayrağının orjinalinde kullanılan mavinin ral kodu #0072C6 iken, Birleşik Krallık bayrağında bu renk #00007F’ye dönüştürülmüş. Bu durum hemen düzeltilmeli.
2- Kuzey İrlanda’nın şimdiki değil 1920′lerdeki bayrağı esas alınmış. Bu yüzden eski bayrak olan beyaz zemin üzerine çapraz kımızı bantlar kaldırılmalı ve İngiltere bayrağına benzeyen şimdiki bayrağın ortasındaki şekil birlik bayrağına eklenmeli.
3- Galler’in bayrağı ortak bayrakta hiç kullanılmamış. Mutlaka bu bayrak da birlik bayrağına eklenmeli.
4- İngiltere bayrağındaki kırmızının ral kodu #CF142B’dir ama bilinmeyen bir nedenle birlik bayrağında bu #FE0000′a dönüştürülmüş ve daha baskın bir hal alması sağlanmış. Bu haksız durum da hemen düzeltilmeli.
Birleşik Krallık bayrağını yeniden tasarlanmasını savunan bu üç ülke temsilcileri, üzerinde görüş birliğine vardıkları ülkenin en ünlü tasarımcısı Carmen Holden imzalı yeni bir birlik bayrağını basına tanıttılar geçen hafta içinde. Yeni bayrak ile eski bayrağın yarışacağı geniş çaplı bir referandum isteyen komisyon temsilcilerine göre, yeni bayrak birliği çok daha iyi temsil ettiği gibi, eskisine göre çok daha güzel.
Diğer taraftan, şayet birliğin bayrağı değişirse Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin bayraklarının da değişmek zorunda kalacağını, bunun teknik olarak imkansız üstelik çok da anlamsız olduğunu savunan İngiliz delegeleri olayı bir saçmalık olarak gördüklerini belirtiyorlar. “Herkesin gözü şimdiki bayrağa alışmışken neden böyle bir referanduma gidecekmişiz inanın anlamakta güçlük çekiyoruz. Üstelik sevgili Carmen alınmasın ama yeni tasarlanan bayrak çok da çirkin açık konuşmak gerekirse.” diyen İngiliz delegesi John Doherty yarın yapılacak komisyon toplantısına İngiliz delegeleri olarak katılmayacaklarını açıkladı.
Bu arada özel bir televizyon kanalının yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre yeni bayrağı isteyenlerin oranı %65′i buluyor. %20′lik bir kesim eski bayrakla devam edilmesini uygun bulurken, %15′lik kesim ise ülkedeki işsizlik sorununun çözülmesini istiyor.
0
“Talihsiz Adam” Lui Lafarge öldü
18 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.
1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar. Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda, büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.
Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.
Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.
Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.
Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.
Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:
“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”
Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.
Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.
Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.
0
Metro sorunu çözülecek mi?
16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) - İnsan bazı olaylar karşısında “Allah iyiliğinizi versin, nasıl ana babasınız anlamıyorum ki; insan çocuklarını gönderdiği kursa önce bir gidip bakmaz mı? Kursun adı ne anlama geliyor internetten bir araştırmaz mı?” demekten alamıyor kendini.
İstanbul Avcılar’da yeni açılan İngilizce kursunda eğitimlerine başlayan ve yaşları 12 ila 17 arasında değişen kimi çocukların, kurs sonrası evlerine kafalarında şişlikler ve morluklarla gelmesiyle başlar olaylar. Bu durum çocuklarının İngilizce öğreneceğini umut eden aileler arasında önce büyük bir şaşkınlık ve meraka daha sonra da korkuya neden olur. Kurs esnasında kandırılan öğrenciler bir türlü olayın gerçek nedenini açıklamazlar. Ailelerin ısrarlı soruları karşısında “Kapıya çarptım, tuvalette düştüm, arkadaşla çarpıştık…” gibi kaçamak yanıtlar verirler.
Torununu aynı kursa yazdıran ve işin peşini bırakmayan emekli öğretmen Serdar Akarsu’nun araştırmaları ve pencereden gizlice çektiği fotoğraflar sayesinde aydınlanır olay. Sorumlular savcılığa sevkedilirken mahalleli de derin bir oh çeker. Kandırılan çocuklar ise kafalarındaki şişlikler morluklarla kalırlar İngilizce öğrenmek yerine.
Kendiyle sabah kahvaltısı yaptığı mahalle kahvesinde söyleşi yapma imkanı bulduğumuz Serdar Aksu’dan dinliyoruz olanları:
Önce kursun adını araştırdım. Öyle ya böyle kurs adı mı olurmuş? Meğer olayın gerçek yüzü de orada gizliymiş. Bakın anlatayım. Matěj Kůs, Çek Cumhuriyeti’nden bir genç motosiklet yarışçısı. Aynı zamanda da öğrenci. Tek kelime İngilizce de bilmiyor antiparantez. Bir gün İskoçya’daki bir yarışta motorsikletinden düşüp kafasını yere çarpıyor. Hafıza kaybı yaşayan bu genci alıp hastaneye yetiştiriyorlar. Bir süre sonra uyanıyor ve başlıyor anadili gibi İngilizce konuşmaya. Tabii herkes şaşkınlık içinde kalıyor. İşte bu soysuzlar da gûya bunu bilimsel bir metodmuş gibi uygulamaya çalışıyorlar sınıflarda. Zavallı çocuklara duvarlara, sıralara hatta birbirlerine kafa atmalarını öğütlüyorlar. Gûya böylece İngilizce öğreneceklermiş. Yahu soysuz adamlar, burası Türkiye, o Çek çocuk İskoçya’da çarpıyor kafasını. Madem bu yönteme pek güvendin al götürsene çocukları oralara. Burada öğrensen öğrensen Türkçe öğrenirsin. İnsan bari bunu düşünür.
Kendisini “Olur mu Serdar abi, kafa atarak dil öğrenilse Zidane da İtalyanca öğrenirdi Matterazi’ye attığı o kafadan sonra” diyerek uğurladığımız bay Aksu’nun “O kaç yıl Juventus’ta top oynadı, biliyordur İtalyanca’yı zaten” demesi karşısında kısa bir şok yaşayıp olay yerinden ayrıldık.
Haber ekibi olarak, hepimizin yüzünde bir gülümseme ve kafamızda ülkemizin bulunduğu eğitim seviyesine ve o güzel halkımızın saflığına ilişkin aynı düşünceler geçiyordu:
Hayır google’dan baktım da gerçekten de Matěj Kůs adında biri varmış ve kafayı yere çarptıktan sonra da İngilizceyi bülbüller gibi şakımış. Allah allah, bir denesek mi?
0
Ajax 3000 yıl sonra yeniden Çanakkale’de
15 Eylül 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Yunan mitolojisine göre Salamis Kralı, Telamon’un oğlu olan ve Truva savaşlarında Achilles’den (Aşil) sonra kahramanlığı ile en fazla ün kazanmış savaşçının kim olduğunu sorsam acaba adı kaçımızın aklına gelir?
Peki ya Avrupa’da bir zamanlar fırtına gibi esip tüm kupaları müzesine götüren, Cruyff, Van Basten, Seedorf gibi futbolcuların yetiştiği, önünde kırmızı bir bant olan klasik beyaz formalarıyla tanınan ve Hollanda futbolunun lokomotifi olan futbol takımı sorsam?
Kim hangi soruyu yanıtladı bilemeyiz tabii ama iki sorunun yanıtı da aynı adı işaret ediyor aslında: Ajax…
Evet ünlü futbol klübünün logosunda taşıdığı bu tarihi kişilik Truva savaşında Hector ile teke tek savaşan ilk savaşçıdır aynı zamanda. İlginç olan ise Hector tam da Ajax’ı öldürmek üzere iken Tanrılar izin vermeyişi, birden gece olması ve her iki ordunun da ateşkes ilan etmesi. Futbolda şansın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ama bu şansın bir zamanlar efsanelere de yön verdiğine şahit olmak oldukça keyifli aslına bakarsanız. Gerçi buna çok da şaşmamak gerek. Günümüz anlayışına göre futbol bir savaş değil mi?
Biz en iyisi mitolojiye geri dönelim. Devam eden günlerde Aşil’den sonra en dikkat çeken savaşçı Ajax olur. Aşil’i ikna etmek için toplanıp çadırına giden komutanlardan birisi yine odur. Hatta Aşil Paris tarafından topuğundan vurulup öldürüldüğünde Aşil’in ölüsünü savaş meydanından taşıyan yine Ajax’tır. Bu Yunanlı savaşçının sonu da ilginçtir. Agamemnon’un Aşil’e ait eşyaları kendisine değil de başka bir savaşçıya vermesini hazmedemez ve yere gömdüğü kılıcın üstüne yaslanarak kendi canına kıyar.
İşte bu tarihi kişiliği logosunda barındıran Hollanda’nın en ünlü futbol takımı FC. Ajax, katalog çekimleri yapmak için geçen haftanın büyük bir bölümünü ülkemizde Truva savaşının olduğu Çanakkale’de geçirdi. Truva atı önünde toplu fotoğraf çektiren futbolcu ve teknik ekibin mutluluğu gözlerinden okunmaktaydı. Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Ajax teknik direktörü Marco Van Basten “Klübün adını aldığı kahramanın bu topraklarda bulunmuş ve savaşmış olması çok ilginç. Adını bu savaşçıdan alan bir futbol takımı olarak aynı kararlılığı ve azmi göstermeleri açısından futbolcularımın bu atmosferi yaşamalarını istedim. Bu seneki çekimleri ülkenizde yapmaya karar vermekle ne derece doğru bir karar verdiğimizi şimdi daha iyi anladık. Aynı topraklarda bizim katalog fotoğrafları çektiriyor olmamız inanın tarifsiz bir mutluluk veriyor bizlere. İnşallah Çanakkale Spor Avrupa kupalarına katılır ve bizimle eşleşir. Bu daha da ilginç kılacaktır olup biteni. Rüyada gibiyiz.” dedi.
Çanakkale Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “Biz alışkınız böyle şeylere, her sene anzakların torunları gelir taa Avusturalyalardan, Hollandalıları da bekleriz tabii ki.” diyerek Ajax taraftarlarına davetiye çıkarması ise özellikle esnaf çevresi tarafından takdirle karşılandı.
0
Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu yarın toplanıyor
20 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu (United Kingdom Flag Association) , İngiltere’nin yoğun muhalefetine rağmen, diğer üye ülkelerin başvurusu nedeniyle yarın acil gündem maddelerini görüşmek üzere toplanma kararı aldı.
Üç yılda bir toplanması gereken ve son toplantısını sekiz ay önce yapan ama yeter sayıda imza toplandığı için yarın yeniden toplanmasına karar verilen komisyonun gündem maddesi, haftalardır ülkede infiale ve sert tartışmalara yol açan “Birleşik Krallık Bayrağının değiştirilmesi gerekliliği ve bunun yol açacağı sonuçlar” olacak.
Üye ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a ait ortak bayrağın kendi bayraklarını içermediğini dolayısıyla kendi ülkelerini yansıtmadığını iddia ederek komisyona itiraz dilekçesi verdiler geçen hafta içinde. Üyelerden toplam 86 imza toplayan bu üç ülke, İngiltere’nin muhalefetine rağmen yeter sayıya ulaşarak komisyonun yeniden toplanmasını sağladılar.
İtiraz edilen konular dört ana başlığı içeren bir rapor halinde sunuldu komisyona. Bu maddeler sırasıyla şöyle:
1-İskoçya bayrağının orjinalinde kullanılan mavinin ral kodu #0072C6 iken, Birleşik Krallık bayrağında bu renk #00007F’ye dönüştürülmüş. Bu durum hemen düzeltilmeli.
2- Kuzey İrlanda’nın şimdiki değil 1920′lerdeki bayrağı esas alınmış. Bu yüzden eski bayrak olan beyaz zemin üzerine çapraz kımızı bantlar kaldırılmalı ve İngiltere bayrağına benzeyen şimdiki bayrağın ortasındaki şekil birlik bayrağına eklenmeli.
3- Galler’in bayrağı ortak bayrakta hiç kullanılmamış. Mutlaka bu bayrak da birlik bayrağına eklenmeli.
4- İngiltere bayrağındaki kırmızının ral kodu #CF142B’dir ama bilinmeyen bir nedenle birlik bayrağında bu #FE0000′a dönüştürülmüş ve daha baskın bir hal alması sağlanmış. Bu haksız durum da hemen düzeltilmeli.
Birleşik Krallık bayrağını yeniden tasarlanmasını savunan bu üç ülke temsilcileri, üzerinde görüş birliğine vardıkları ülkenin en ünlü tasarımcısı Carmen Holden imzalı yeni bir birlik bayrağını basına tanıttılar geçen hafta içinde. Yeni bayrak ile eski bayrağın yarışacağı geniş çaplı bir referandum isteyen komisyon temsilcilerine göre, yeni bayrak birliği çok daha iyi temsil ettiği gibi, eskisine göre çok daha güzel.
Diğer taraftan, şayet birliğin bayrağı değişirse Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin bayraklarının da değişmek zorunda kalacağını, bunun teknik olarak imkansız üstelik çok da anlamsız olduğunu savunan İngiliz delegeleri olayı bir saçmalık olarak gördüklerini belirtiyorlar. “Herkesin gözü şimdiki bayrağa alışmışken neden böyle bir referanduma gidecekmişiz inanın anlamakta güçlük çekiyoruz. Üstelik sevgili Carmen alınmasın ama yeni tasarlanan bayrak çok da çirkin açık konuşmak gerekirse.” diyen İngiliz delegesi John Doherty yarın yapılacak komisyon toplantısına İngiliz delegeleri olarak katılmayacaklarını açıkladı.
Bu arada özel bir televizyon kanalının yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre yeni bayrağı isteyenlerin oranı %65′i buluyor. %20′lik bir kesim eski bayrakla devam edilmesini uygun bulurken, %15′lik kesim ise ülkedeki işsizlik sorununun çözülmesini istiyor.
0
“Talihsiz Adam” Lui Lafarge öldü
18 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.
1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar. Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda, büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.
Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.
Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.
Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.
Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.
Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:
“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”
Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.
Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.
Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.
0
Metro sorunu çözülecek mi?
16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) - Yunan mitolojisine göre Salamis Kralı, Telamon’un oğlu olan ve Truva savaşlarında Achilles’den (Aşil) sonra kahramanlığı ile en fazla ün kazanmış savaşçının kim olduğunu sorsam acaba adı kaçımızın aklına gelir?
Peki ya Avrupa’da bir zamanlar fırtına gibi esip tüm kupaları müzesine götüren, Cruyff, Van Basten, Seedorf gibi futbolcuların yetiştiği, önünde kırmızı bir bant olan klasik beyaz formalarıyla tanınan ve Hollanda futbolunun lokomotifi olan futbol takımı sorsam?
Kim hangi soruyu yanıtladı bilemeyiz tabii ama iki sorunun yanıtı da aynı adı işaret ediyor aslında: Ajax…
Evet ünlü futbol klübünün logosunda taşıdığı bu tarihi kişilik Truva savaşında Hector ile teke tek savaşan ilk savaşçıdır aynı zamanda. İlginç olan ise Hector tam da Ajax’ı öldürmek üzere iken Tanrılar izin vermeyişi, birden gece olması ve her iki ordunun da ateşkes ilan etmesi. Futbolda şansın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz ama bu şansın bir zamanlar efsanelere de yön verdiğine şahit olmak oldukça keyifli aslına bakarsanız. Gerçi buna çok da şaşmamak gerek. Günümüz anlayışına göre futbol bir savaş değil mi?
Biz en iyisi mitolojiye geri dönelim. Devam eden günlerde Aşil’den sonra en dikkat çeken savaşçı Ajax olur. Aşil’i ikna etmek için toplanıp çadırına giden komutanlardan birisi yine odur. Hatta Aşil Paris tarafından topuğundan vurulup öldürüldüğünde Aşil’in ölüsünü savaş meydanından taşıyan yine Ajax’tır. Bu Yunanlı savaşçının sonu da ilginçtir. Agamemnon’un Aşil’e ait eşyaları kendisine değil de başka bir savaşçıya vermesini hazmedemez ve yere gömdüğü kılıcın üstüne yaslanarak kendi canına kıyar.
İşte bu tarihi kişiliği logosunda barındıran Hollanda’nın en ünlü futbol takımı FC. Ajax, katalog çekimleri yapmak için geçen haftanın büyük bir bölümünü ülkemizde Truva savaşının olduğu Çanakkale’de geçirdi. Truva atı önünde toplu fotoğraf çektiren futbolcu ve teknik ekibin mutluluğu gözlerinden okunmaktaydı. Konuyla ilgili sorularımızı yanıtlayan Ajax teknik direktörü Marco Van Basten “Klübün adını aldığı kahramanın bu topraklarda bulunmuş ve savaşmış olması çok ilginç. Adını bu savaşçıdan alan bir futbol takımı olarak aynı kararlılığı ve azmi göstermeleri açısından futbolcularımın bu atmosferi yaşamalarını istedim. Bu seneki çekimleri ülkenizde yapmaya karar vermekle ne derece doğru bir karar verdiğimizi şimdi daha iyi anladık. Aynı topraklarda bizim katalog fotoğrafları çektiriyor olmamız inanın tarifsiz bir mutluluk veriyor bizlere. İnşallah Çanakkale Spor Avrupa kupalarına katılır ve bizimle eşleşir. Bu daha da ilginç kılacaktır olup biteni. Rüyada gibiyiz.” dedi.
Çanakkale Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “Biz alışkınız böyle şeylere, her sene anzakların torunları gelir taa Avusturalyalardan, Hollandalıları da bekleriz tabii ki.” diyerek Ajax taraftarlarına davetiye çıkarması ise özellikle esnaf çevresi tarafından takdirle karşılandı.
0
Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu yarın toplanıyor
20 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu (United Kingdom Flag Association) , İngiltere’nin yoğun muhalefetine rağmen, diğer üye ülkelerin başvurusu nedeniyle yarın acil gündem maddelerini görüşmek üzere toplanma kararı aldı.
Üç yılda bir toplanması gereken ve son toplantısını sekiz ay önce yapan ama yeter sayıda imza toplandığı için yarın yeniden toplanmasına karar verilen komisyonun gündem maddesi, haftalardır ülkede infiale ve sert tartışmalara yol açan “Birleşik Krallık Bayrağının değiştirilmesi gerekliliği ve bunun yol açacağı sonuçlar” olacak.
Üye ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a ait ortak bayrağın kendi bayraklarını içermediğini dolayısıyla kendi ülkelerini yansıtmadığını iddia ederek komisyona itiraz dilekçesi verdiler geçen hafta içinde. Üyelerden toplam 86 imza toplayan bu üç ülke, İngiltere’nin muhalefetine rağmen yeter sayıya ulaşarak komisyonun yeniden toplanmasını sağladılar.
İtiraz edilen konular dört ana başlığı içeren bir rapor halinde sunuldu komisyona. Bu maddeler sırasıyla şöyle:
1-İskoçya bayrağının orjinalinde kullanılan mavinin ral kodu #0072C6 iken, Birleşik Krallık bayrağında bu renk #00007F’ye dönüştürülmüş. Bu durum hemen düzeltilmeli.
2- Kuzey İrlanda’nın şimdiki değil 1920′lerdeki bayrağı esas alınmış. Bu yüzden eski bayrak olan beyaz zemin üzerine çapraz kımızı bantlar kaldırılmalı ve İngiltere bayrağına benzeyen şimdiki bayrağın ortasındaki şekil birlik bayrağına eklenmeli.
3- Galler’in bayrağı ortak bayrakta hiç kullanılmamış. Mutlaka bu bayrak da birlik bayrağına eklenmeli.
4- İngiltere bayrağındaki kırmızının ral kodu #CF142B’dir ama bilinmeyen bir nedenle birlik bayrağında bu #FE0000′a dönüştürülmüş ve daha baskın bir hal alması sağlanmış. Bu haksız durum da hemen düzeltilmeli.
Birleşik Krallık bayrağını yeniden tasarlanmasını savunan bu üç ülke temsilcileri, üzerinde görüş birliğine vardıkları ülkenin en ünlü tasarımcısı Carmen Holden imzalı yeni bir birlik bayrağını basına tanıttılar geçen hafta içinde. Yeni bayrak ile eski bayrağın yarışacağı geniş çaplı bir referandum isteyen komisyon temsilcilerine göre, yeni bayrak birliği çok daha iyi temsil ettiği gibi, eskisine göre çok daha güzel.
Diğer taraftan, şayet birliğin bayrağı değişirse Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin bayraklarının da değişmek zorunda kalacağını, bunun teknik olarak imkansız üstelik çok da anlamsız olduğunu savunan İngiliz delegeleri olayı bir saçmalık olarak gördüklerini belirtiyorlar. “Herkesin gözü şimdiki bayrağa alışmışken neden böyle bir referanduma gidecekmişiz inanın anlamakta güçlük çekiyoruz. Üstelik sevgili Carmen alınmasın ama yeni tasarlanan bayrak çok da çirkin açık konuşmak gerekirse.” diyen İngiliz delegesi John Doherty yarın yapılacak komisyon toplantısına İngiliz delegeleri olarak katılmayacaklarını açıkladı.
Bu arada özel bir televizyon kanalının yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre yeni bayrağı isteyenlerin oranı %65′i buluyor. %20′lik bir kesim eski bayrakla devam edilmesini uygun bulurken, %15′lik kesim ise ülkedeki işsizlik sorununun çözülmesini istiyor.
0
“Talihsiz Adam” Lui Lafarge öldü
18 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.
1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar. Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda, büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.
Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.
Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.
Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.
Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.
Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:
“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”
Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.
Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.
Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.
0
Metro sorunu çözülecek mi?
16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) - Birleşik Krallık Bayrak Komisyonu (United Kingdom Flag Association) , İngiltere’nin yoğun muhalefetine rağmen, diğer üye ülkelerin başvurusu nedeniyle yarın acil gündem maddelerini görüşmek üzere toplanma kararı aldı.
Üç yılda bir toplanması gereken ve son toplantısını sekiz ay önce yapan ama yeter sayıda imza toplandığı için yarın yeniden toplanmasına karar verilen komisyonun gündem maddesi, haftalardır ülkede infiale ve sert tartışmalara yol açan “Birleşik Krallık Bayrağının değiştirilmesi gerekliliği ve bunun yol açacağı sonuçlar” olacak.
Üye ülkelerden İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, Birleşik Krallık’a ait ortak bayrağın kendi bayraklarını içermediğini dolayısıyla kendi ülkelerini yansıtmadığını iddia ederek komisyona itiraz dilekçesi verdiler geçen hafta içinde. Üyelerden toplam 86 imza toplayan bu üç ülke, İngiltere’nin muhalefetine rağmen yeter sayıya ulaşarak komisyonun yeniden toplanmasını sağladılar.
İtiraz edilen konular dört ana başlığı içeren bir rapor halinde sunuldu komisyona. Bu maddeler sırasıyla şöyle:
1-İskoçya bayrağının orjinalinde kullanılan mavinin ral kodu #0072C6 iken, Birleşik Krallık bayrağında bu renk #00007F’ye dönüştürülmüş. Bu durum hemen düzeltilmeli.
2- Kuzey İrlanda’nın şimdiki değil 1920′lerdeki bayrağı esas alınmış. Bu yüzden eski bayrak olan beyaz zemin üzerine çapraz kımızı bantlar kaldırılmalı ve İngiltere bayrağına benzeyen şimdiki bayrağın ortasındaki şekil birlik bayrağına eklenmeli.
3- Galler’in bayrağı ortak bayrakta hiç kullanılmamış. Mutlaka bu bayrak da birlik bayrağına eklenmeli.
4- İngiltere bayrağındaki kırmızının ral kodu #CF142B’dir ama bilinmeyen bir nedenle birlik bayrağında bu #FE0000′a dönüştürülmüş ve daha baskın bir hal alması sağlanmış. Bu haksız durum da hemen düzeltilmeli.
Birleşik Krallık bayrağını yeniden tasarlanmasını savunan bu üç ülke temsilcileri, üzerinde görüş birliğine vardıkları ülkenin en ünlü tasarımcısı Carmen Holden imzalı yeni bir birlik bayrağını basına tanıttılar geçen hafta içinde. Yeni bayrak ile eski bayrağın yarışacağı geniş çaplı bir referandum isteyen komisyon temsilcilerine göre, yeni bayrak birliği çok daha iyi temsil ettiği gibi, eskisine göre çok daha güzel.
Diğer taraftan, şayet birliğin bayrağı değişirse Avusturalya, Yeni Zelanda gibi ülkelerin bayraklarının da değişmek zorunda kalacağını, bunun teknik olarak imkansız üstelik çok da anlamsız olduğunu savunan İngiliz delegeleri olayı bir saçmalık olarak gördüklerini belirtiyorlar. “Herkesin gözü şimdiki bayrağa alışmışken neden böyle bir referanduma gidecekmişiz inanın anlamakta güçlük çekiyoruz. Üstelik sevgili Carmen alınmasın ama yeni tasarlanan bayrak çok da çirkin açık konuşmak gerekirse.” diyen İngiliz delegesi John Doherty yarın yapılacak komisyon toplantısına İngiliz delegeleri olarak katılmayacaklarını açıkladı.
Bu arada özel bir televizyon kanalının yaptırdığı kamuoyu araştırmasına göre yeni bayrağı isteyenlerin oranı %65′i buluyor. %20′lik bir kesim eski bayrakla devam edilmesini uygun bulurken, %15′lik kesim ise ülkedeki işsizlik sorununun çözülmesini istiyor.
0
“Talihsiz Adam” Lui Lafarge öldü
18 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.
1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar. Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda, büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.
Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.
Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.
Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.
Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.
Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:
“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”
Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.
Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.
Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.
0
Metro sorunu çözülecek mi?
16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) - Dünyanın en bahtsız adamı olarak ün yapan ve “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” olarak tanınan Lui Lafarge bu sabah Paris’deki evinde kızı Matilda Lafarge tarafından ölü bulundu. Ölümüne gece geçirdiği tahmin edilen kalp krizinin neden olduğu açıklandı. Bundan 7 yıl önce yaşadığı ilginç olayla bir süre ülke gündemine oturan Kore asıllı Fransa vatandaşı Lafarge, iki yıldır geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle yatağa bağımlı olarak yaşıyordu. Yıllardır televizyon ve gazetelerin ropörtaj tekliflerini ısrarla geri çeviren ve yaşadığı inanılmaz olayın ardından tek kelime dahi etmeyen Lafarge, komşuları tarafından sessiz ve uyumlu bir insan olarak tanınıyordu.
1933 doğumlu Lui Lafarge bundan tam 7 yıl önce ilginç bir olay yaşar. Büyük büyük babasının Fransa’ya göç etmesinin hemen ardından satın aldığı ve 100 yıldır kendilerine ait olan eski ahşap evin bodrumunda, büyük büyük babasına ait eski eşyaları düzenlerken, o güne kadar hiç görmediği iki parça eşya ile karşılaşır. Bunlar bir yağlı boya tablo ve bir kemandır. Yapım itibariyle çok eski oldukları hemen anlaşılan bu eşyaları dekor olsun diye salonunun bir köşesine koyar. İşte ilginç olaylar da bundan sonra gelişir.
Antika merakıyla tanınan aile dostu Fransua Jolepa’nın, beraberce yenen bir akşam yemeği sonrası kahve içerlerken hemen dikkatini çeker bu iki eşya. Yapılış itibariyle acemiliklerle dolu ama bir kaç yüzyıllık oldukları da hemen anlaşılan yağlı boya tablo ve kemanın bulunuş öyküsünü arkadaşından büyük bir dikkatle dinleyen Monsieur Jolepa, Paris’te bulunan ve dünyaca ünlü bir eksper olan Jean-Marie Pires’den fikir almaları gerektiğini, bu eşyaların son derece önemli parçalar olabileceğini söyleyerek sabah uğramak üzere evden ayrılır.
Ertesi gün büyük bir özenle paketlenen keman ve yağlı boya tablo kargoyla Paris’e, Monsieur Pires’nin atölyesine gönderilir. Bu arada konu önce yerel basının sonra da ülkenin büyük gazetelerinin ve televizyon kanallarının ilgisini çekmeye başlar. Hemen her gün sonucun ne olacağına dair tahminler yürütülür gerek televizyon programlarında gerek gazete makalelerinde. Merakla beklenen sonuca dair bir haber çıkar iki hafta sonra gazeteda bir sabah. O güne kadar resmi bir açıklamada bulunmayan Jean-Marie Pires’nin aksine, asistanı Jack Holuier’nin Paris’in ünlü gazetesi Le Parisien’e yaptığı açıklamaya göre bu parçalar, yani keman ve yağlı boya tablo, bir Rembrandt ve bir Stradivarius’tur. Bu inanılmazdır ama genç adam bunu ünlü eksperin çalışma notlarında kendi gözleriyle görmüştür.
Haber çıkar çıkmaz büyük bir şaşkınlığa neden olur ve Lui Lafarge’ın evi ziyaretçi akınına uğramaya başlar. Herkes bu muhtemel milyonerle tanışmanın peşindedir. Gazete ve televizyonlar röportaj yapabilmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar adeta.
Peki bir tablonun Rembrandt ve bir kemanın Stradivarius olma olasılığı yüzmilyonda birken, üstelik bu ikisinin aynı yerden çıkma olasılığı milyarda birken nasıl oldu da Kore asıllı Fransız vatandaşı Lui Lafarge’a “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam” denmiştir? Bunun nedeni olaydan kısa bir süre sonra yapılan basın açıklamasında gizlidir.
Haberin gazetede çıkmasının ardından üç gün geçmiştir. Çalışma notlarının basına sızdırılmasıyla güç duruma düştüğü için olsa gerek, çalışmalarını hızla tamamlayıp sonuçlarını basın toplantısıyla açıklamak zorunda kalan Jean-Marie Pires’nin yaşadığı büyük şaşkınlık yüzünden okunmaktadır basının karşısına çıktığında. Açıklamasını tamamladığında ise tüm Fransa şaşkınlık içinde kalacaktır. Şöyle der Jean-Marie Pires basın toplantısında:
“Hayatımın en ilginç birkaç haftasını yaşadım sevgili dostlarım. Uzun bir süre yağlı boya tablo ve kemanın kime ait oldukları konusunda hiçbir gelişme kaydedemedik. Umutlarımızı yitirmeye başladığımız anda tesadüf eseri eşyaların köşelerinde iki adet imza bulduk. Neredeyse büyüteçle zor görünecek kadar küçük işaretlenmiş bu imzalara göre kesin olarak emin olduk ki bunlar bir Rembrandt ve bir Stradivarius. Üstelik Stradivarius da bir Antonio Stradivari yapımı. Son birkaç günümüzü imzaların gerçek olup olmadıklarını incelemekle geçirdik ve pixel pixel karşılaştırdık orjinal imzalarla. Bir çok biyokimyager, keman ve resim ustası kişilerle görüş alışverişinde bulunduk. Sonuç olumlu. Artık hiçbir şüphemiz kalmadı. Fakat aksilik o ki beklenenin tersine tabloyu Antonio Stradivari, kemanı Rembrandt yapmış. Çok şaşkınız ama gerçek bu. Sanırım gençliklerinde bir şekilde amatörce merak sarmışlar resme ve keman yapımına. Aklıma başka bir açıklama gelmiyor. ”
Bir gazetecinin “Bu antikalara ne kadar paha biçersiniz?” sorusuna “Bu konuda uzman değilim. Ama bir tahminde bulunacak olursak, 1600′lü yıllara ait olmaları ve her ne kadar tam tersi de olsa sonuçta iki büyük ustanın ellerinden çıkmış olmaları nedeniyle sanırım 70.000 Frank civarında paha biçilebilir” diyerek sözlerini tamamlar.
Basın açıklamasının ardından, yarım saat önce milyonlarca franklık bir servete sahip olacağı beklenen Monsieur Lui, ertesi gün bir koleksiyoncunun önereceği 100.000 frankı da reddedecek ve yağlı boya tablo ile kemanı eski yerlerine, yani salonun bir köşesine koyarak yıllar sürecek bir inzivaya çekilecektir. Bu arada adı çoktan “Malchanceux Homme” yani “Talihsiz Adam”a çıkmıştır bile.
Son yıllarında Müslümanlığı seçen Lui Lafarge’ın cenazesi yarın öğlen namazını takiben Mosquee de Paris camiinden kaldırılacak ve aile mezarlığına defnedilecek.
0
Metro sorunu çözülecek mi?
16 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber merkezi) - Ülkemizin özellikle büyük şehirlerimizde yeni yeni tanıştığı, oysa ki diğer ülkelerin uzun süredir kullandıkları metro olgusunda gün geçmiyor ki yeni çözümler üretilmesin.
Hatların fizibilite hesaplarında bazen hiç hesaba katılmayan sorunlarla karşılaşılabiliyor. Özellikle de inşaatı tamamlanmış hatların. Her vagonun ortalama 220 kişi aldığını ve işletme aralığının da minimum 1.5 dakika olabileceğini düşünelim. Bu 6 vagonlu bir trenin bir saat içinde en fazla 40 tur yapabildiğini ve her turda 1.320 kişiden saatte ise 52.800 kişi taşıyabildiği gösterir. Peki bu hattın yolcusu saatte 70.000 kişiye çıkarsa ne olacak?
Bu sorunun yanıtını Kızılay-Batıkent hattının Sincan’a kadar uzaması sebebiyle Ankara Büyükşehir Belediyesi Raylı Ulaşım Koordinatörlüğü Metro Şubesi Başkan Yardımcısı sayın Rahmi Bengisu’ya sorduk. Aldığımız yanıt Ankaralı’ların içini rahatlatacak mıydı? Bunun yorumunu siz okuyucalarımıza bırakıyoruz. İşte o yanıt:
“Efendim hattımızda bir kapasite artışı olacağı malumunuz ve Allahın izniyle bu konudaki önlemlerimizi de şimdiden almış bulunuyoruz. Hemşerilerimiz rahat olsunlar. Şu anda önümüzdeki beş yıl içinde işletme aralığını 2 dakikaya düşürmek kaydıyla bir sorun yaşayacağımızı düşünmüyoruz. Fakat ilk beş yılı takiben ikinci beş yılda sorunlar yaşayacağımızı da inkar edecek değiliz. Yukarıda Allah var. İşte bu aşamada önlemlerimizi şimdiden almak maksadıyla Çinli meslektaşlarımızla irtibata geçtik. Malumunuz onlar da aynı sorunlarla boğuşmaktalar ülkelerinde çok kalabalık olmaları sebebiyle. Kendileriyle üç aydır toplantılar yapıyoruz ve fikir alışverişinde bulunuyoruz. İşte bu çalışmaların sonucunda bizim arkadaşlar ve Şangay Büyükşehir Belediyesinden gelen Çinli uzman arkadaşların beraber hazırlamış oldukları raporu siz basın vasıtasıyla kamuoyuyla paylaşmak istedik. Bu raporun ışığında söyleyebilirim ki, ayda istasyon başına yalnızca 11.496 lira 60 kuruşluk bir ek harcama yaparak bu sorunu da çözebiliyoruz şükürler olsun. Hesaba göre 6 adet kapının önünde bulunacak olan 3′er görevli ki bu toplamda bir istasyon için 18 görevli demek, asgari ücretten hesaplarsak biraz önce verdiğim rakama denk geliyor. Tabii her kapı için 2 kişiye inmek ya da hükümetimizin asgari ücreti düşürmesi durumunda bu rakam daha aşağılara da çekilebilir. Biz bu çözüme “Ya kakış ya karakış” adını verdik. Sebebi de şudur: Tabii şimdi yarından itibaren kimi kendini bilmezler kamuoyuna duyurduğumuz bu çözümün insanlık dışı bir uygulama olduğunu iddia edeceklerdir. Onlara da şunu söylemek istiyoruz: Biraz kakışlanmayayım diye karakışta beklemek, işine gücüne geç kalmak daha mı iyi olacak?”
Aşağıda Çinli yetkililerle birlikte hazırlanan “Ya kakış ya karakış” metodunun detaylı bir açıklamasını bulacaksınız.
0
BMW film oluyor
12 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) - Bavyeralı epik kral Wurstmöller’in yaşamı film oluyor. Kısaca BMW (Bayern Monarch Wurstmöller- Bavyera Kralı Wurstmöller) olarak tanınan bu ünlü kral da son zamanlarda tarihi kişiliklere ilgi duymaya başlayan film sektörünün dikkatini çekmekte geç kalmadı.
Efsaneyi hepimiz biliriz: Bavyera kralı Wurstmöller ve ordusu, düşmanları Germen Kralı 2. Überschaft’a yenilir ve kendisinin de dahil olduğu 100 kişi kurtulur ancak. Onlar da fazla uzağa kaçamaz ve kendilerini kovalayan Germen ordusu tarafından kısa sürede yakalanıp esir düşerler. O devirlerde esirlerin oracıkta öldürülmesi adeti yaygındır ama düşman kral 2. Überschaft eski rakibine duyduğu saygıdan dolayı ona son bir şans daha vermeye karar verir. Aralarında bir oyun oynayacaklardır. Sabah güneş doğar doğmaz Wurstmöller de dahil tüm esir askerler tek sıra halinde dizilip oturacaklar ve kafalarına birer şapka bırakılacaktır. Bunların kimisi beyaz kimisi mavi olacaktır. Aynı yenik Bavyera krallığının renkleri gibi. Kaç sayıda mavi ya da kaç sayıda beyaz olacağı belli değildir. Esirler kendi şapkasını göremeyecek ama diğer askerlerin şapkalarını görebilecektir. En arkadaki askerden sorulmaya başlanacak ve kafasındaki şapkanın rengini bilenler serbest bırakılıp bilemeyenlerin kellesi kesilecektir.
Tamamen şansa dayalı olan bu oyunda tüm esirler kurtulabilir ama aynı zamanda ölebilirlerdi de. Şöhret düşkünü Germen kralı, kendi icadı bu oyunun bölgede gelenek halini almasını istiyordu. Savaş esirleri için bundan sonra “Überschaft oyunu” oynanacaktı. Çözümsüzdü ve şansı olan kurtulabilirdi ancak.
Bu acımasız teklifi çaresizlik içinde kabul eden ve aynı zamanda dahi bir matematikçi olan Wurstmöller’ın aklına gecenin sonuna doğru ilginç bir fikir geldi. Bulduğu bu metoda göre, en arkadaki asker hariç herkes şapka rengini kesinlikle bilecekti. Bu aynı zamanda bir kişi hariç herkesin kesinlikle kurtulması da demekti.
Metod şuydu: Şapkaların kendininki hariç tümünü gören en arkadaki asker bilir ki, mavi ya da beyaz şapkalardan bir renk mutlaka tek sayı, diğeri de çift sayıdır. Zira kendininki hariç 99 tane şapka olacaktır. İşte işin püf noktası da buradadır. En arkadaki asker şayet tek sayıdaki rengi söylerse diğer tüm askerler kafalarındaki şapka rengini bileceklerdir. Örneğin, mavi şapkalar 50, beyaz şapkalar 49 tane olsun. En arkadaki asker kendi şapka rengine beyaz der ve diyelim ki bilemez ve öldürülür. Önündeki asker artık beyaz şapkanın tek sayıda olduğunu ve arkasındaki askerin kafasındaki şapkanın da beyaz olmadığını bilir ve önündeki beyazları saymaya başlar. Şayet sonuç tek sayı ise kafasındaki şapka mavi, sonuç çift sayı ise beyazdır. Böylece 99 asker de aynı metodu uygulayarak şapka renklerini bilecek ve kurtulacaklardır.
Sabaha kadar her olasılığı hesaplayan ve ne olursa olsun sonucun değişmediğini gören Bavyeralılar için tek bir sorun vardır artık. En arkadaki asker kim olacaktır?
İşte bu noktada devreye Kral Wurstmöller girer ve tüm itirazlara ve karşı çıkmalara rağmen kendini feda edip en arkaya geçmeye karar verir.
Efsanenin sonrasını hepimiz biliyoruz. Yarı yarıya yaşama şansı olan bu dahi kral kafasındaki şapkanın renginin mavi olduğunu söyler zira maviler tek sayıdır. Yıllarca kraliyet şapkası olarak maviyi kullanmıştır ve kendisine uğur getirdiğini düşündüğünden bir an için sevinir. Oysa mavi şapka bu sefer uğurlu gelmez. Taktığı şapkanın rengi beyazdır ve soruyu bilemediği için kafası kesilerek oracıkta öldürülür. Diğer askerler ise büyük bir yas ve gözyaşları içinde oyuna devam edip kurtulurlar.
Yazılı bir metni olmayan ama özellikle Bavyera bölgesinde dilden dile anlatılan bu efsanevi kral şayet yaşıyor olsaydı dünya ne halde olurdu bilemeyiz tabii. Tek bildiğimiz şey, bu efsanenin konu edildiği filmin çekimlerine olayın geçtiği Bavyera eyaletinde başlanmış olduğu.
Halk arasında “Blau monarch weiß (BMW)” yani “Mavi beyaz kral” olarak da anılan bu efsanevi Bavyera kralı artık film sektörü sayesinde tüm dünya tarafından tanınacak. Alman-İngiliz ortak yapımı filmde BMW’yi ünlü alman oyuncu Henrich Gutt oynuyor. Diğer önemli rolleri Amanda Belkich, Holden Stanford’un paylaştığı filmin yönetmenliğini ünlü Sırp sinema adamı Dejan Severich yapıyor.
0
Kaybeden hapı yutar!
3 Ağustos 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Spor Haberleri) - Alman ilaç üreticisi Bayer ülkemizdeki futbol rekabetinden ilham alarak “Schlachtenbummler” (taraftar) adlı yeni bir ilacı Türkiye piyasasına süreceğini açıkladı. Son derece etkili olduğu açıklanan ve geçtiğimiz hafta klinik deneyleri tamamlanan ilacın bir kapsülü, kullanıcıyı bir hafta boyunca içindeki etkili maddenin ihtiva ettiği takımının koyu bir taraftarı yapıyor. Yedi gün sonunda etkisi tamamen kaybolan bu ilginç ürünün özellikle iddialaşmaktan hoşlanan fanatik taraftarlara hitap etmesi planlanmış. Formülü bir sır gibi saklanan ilacın kutusunda 5 adet hap bulunmakta ve fiyatının yaklaşık olarak 25 ytl olacağı tahmin edilmekte. İlacın kullanımında yaş sınırlamasının olmaması, ilacı kendi tuttuğu takımı tutmamakta direnen çocuklarına gönül rahatlığıyla verebilecek ebeveynler açısından çok daha ilginç ve cazip bir hale getiriyor.

Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere "Açın bakayım ağzınızı" diye gülümseyerek Fenerbahçeli ve Beşiktaşlı spor muhabirlerine takılmaktan kendini alamadı
“Kaybeden hapı yutar” sloganıyla yola çıkan Bayer Türkiye, Akaretler’deki şirket binasında düzenlediği tanıtım kokteyliyle bu şaşırtıcı ürünü ilk kez görücüye çıkardı. Futbol dünyasının bir çok renkli simasının katıldığı kokteylde basın mensuplarının “Bir Fenerbahçeli ilacı aldığında bir hafta süreyle Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olacak öyle mi?” sorusuna “Evet, ama tek bir hap için geçerli bu. Doz aşımında -ki bu düzenli olarak 2 ay kullanmak demek-, kalıcı hasarlar verebilir. Örneğin hayatınızın kalan bölümünü rakip takımı tutarak geçirebilirsiniz” şeklinde gülümseyerek yanıt veren Bayer Türkiye Genel Müdürü Melike Dere “Ayrıca doz aşımında kalıcı taraftarlık dışında çok şiddetli olmamak kaydıyla mide bulantısı ve hafif ateş gibi yan etkileri de olabilmekte. İlacımız şimdilik Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe için üretildi. En kısa sürede Trabzonspor için de üretime geçeceğiz. Bazı fanatik taraftarlara rakip takımı tutmanın hiç de sanıldığı kadar kötü birşey olmadığını anlatabilmek amacıyla yola çıktık. Bunu da tatlı bir iddialaşma içine girmelerini sağlayarak yapmayı hedefliyoruz. İlacın üretilmesindeki gerçek neden bu. Ülkemizdeki bir taraftarın tuttuğu takım yenildiğinde ağzından dökülen ilk söz ‘Şimdi hapı yuttuk’ olmaz mı? İşte bizim çıkış noktamız ve reklam kampanyası için seçtiğimiz slogan da bu olacak. Kısaca özetlemek gerekirse kaybeden hapı yutar” diye tamamladı sözlerini.

İlaç firmasının kampanya tişörtlerinden biri. Önce "Hangi taraftar alır bunları" diye fısıldaşmalara neden olan tişörtler ücretsiz oldukları anlaşıldığı anda katılımcılar tarafından adeta kapışıldı
Diğer taraftan ilaca tepki ile yaklaşan Kulüpler Birliği Genel Sekreteri Ali Çevik “Ali Sami Yen Stadı’nda satılan meşrubatlara ve sulara Fenerbahçe ilacının gizlice katıldığını bir düşünsenize? Ya da tam tersini? Bunun sorumluluğunu kim alacak? Şu aşamada bu ilacın piyasaya sürülmesine kesinlikle karşıyız” dedi. Kulüpler Birliği Başkan Yardımcısı Haşim Saygılı ise “Alman Bayer firmasına bu ilacı neden Bayern München, Hamburg, Schalke hatta sponsorluklarını üstlendikleri Leverkusen taraftarları için de üretmediklerini bir sormak gerekli. Neden yalnızca Türkiye ve üç büyük kulübümüz için üretilmiş? Kesinlikle çok büyük endişeler taşımaktayız” diyerek bağlı bulunduğu organizasyonun çekincelerini ortaya koydu.
Gerekli izinleri alan ve ilacı önümüzdeki hafta içinde iç piyasaya sürmeyi düşünen ilaç firması ile Kulüpler Birliği arasında gerginlik sürerken futbol federasyonundan hala bir açıklama gelmemesi ise şaşkınlıkla karşılandı.
0
Mannheim Davası yine ertelendi
31 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
(Haber Merkezi) – Almanya’da halk arasında “Unverständlich Verhandlung” (Karışık Dava) olarak anılan ve tam 12 yıldır sonuç alınamayan ünlü Mannheim Davası’nda yargıç Dirk Costanze mahkemeyi 24. kez erteledi. Gerek Alman gerek Avrupa Birliği yasalarına göre kimin haklı olduğuna bir türlü karar verilemeyen bu ilginç dava hukuk sisteminin yetersizliğinin ispatı açısından da önemli bir örnek olarak kabul edilmekte.
1993 yılında Avukat Franz Schuberger (72) ile yanında stajiyer olarak işe başlayan Avukat Heinrich Guttenberger (35) arasında bir sözleşme imzalanır. Bu sözleşmeye göre Franz Schuberger bir yıl süreyle Heinrich Guttenberger ile özel olarak ilgilenecek ve mesleğin tüm sırlarını kendisine öğretecektir. Avukat Schuberger bu özel eğitimin sonunda öğrencisinin ilk davasını kazanması durumunda 50.000 DM alacak, kaybetmesi durumunda ise hiç para almayacaktır. Karşılıklı olarak anlaşan bu iki avukat Mannheim 1. Noteri Karl Wiepke huzurunda özel bir sözleşme imzalarlar.
1994 yılında tamamlanan eğitimin ardından hiç beklenmedik bir olay olur ve parlak bir avukat olarak kariyerine devam etmesi beklenen Heinrich Guttenberger gıda işiyle ilgilenen babasının ani ölümü sonrası annesinin baskısıyla aile şirketinin başına geçmek zorunda kalır.
Bu durumu kabullenmekte zorlanan, üstelik yaşlandığı için eskisi kadar dava da alamayan ve bu yüzden paraya sıkışan Avukat Franz Schuberger karşılıklı imzaladıkları anlaşmadan tam üç yıl sonra, artık avukatlık yapmayacağı anlaşılan eski öğrencisine kolay lokma olmadığını kanıtlamak için sözleşmenin şartlarının yerine getirilmediğini bahane ederek 50.000 DM’lık tazminat davası açar.
Başlangıçta normal bir tazminat davası gibi başlayan duruşma daha tarafların iddialarını okudukları anda çözülmesi güç bir paradoksa dönüşür.
Avukat Franz Schuberger’in iddiasına göre: Şayet davayı kendisi kazanırsa mahkeme kararınca 50.000 DM alması gerekir. Bunda anlaşılmayacak bir durum yoktur. Diğer taraftan eğer davayı kaybederse öğrencisi ilk davasını kazandığı için aralarında yapmış oldukları sözleşme gereği yine 50.000 DM alması gerekir.
Eski avukat Heinrich Guttenberger’in savunmasına göre ise: Şayet kendisi davayı kazanırsa mahkeme kararına göre tazminat bedeli olan 50.000 DM’ı ödemesine gerek yoktur. Şayet davayı kaybederse ilk davasını kaybettiği için aralarındaki sözleşmeye göre yine 50.000 DM ödemesine gerek yoktur.
Görüşülmeye başlandığı günden beri bir karara bağlanamayan dava Almanya’da bir fenomen haline geldi ve kimi az gelişmiş bölgelerde bu fenomen kutuplaşmaya, taraftarlığa hatta karşılıklı saldırılara kadar vardı. Yapılan araştırmalara göre yurt çapında Heinrich Guttenberg’in haklı olduğuna dair 12 gösteri yürüyüşü yapılırken, Franz Schuberger için bu rakam 11’de kalmış. Diğer taraftan gösterilere katılan kişi sayısında ise Franz Schuberger’in önde olduğu görülmekte.
Büyük bir gizlilik içinde yapılan ve içeriye basın mensuplarının alınmadığı duruşmanın sonunda davanın 3 Şubat 2009 tarihine ertelendiğini ilan eden Yargıç Dirk Costanze adliye çıkışında tüm ısrarlarımıza rağmen sorularımızı yanıtsız bıraktı. Fiziksel ve ruhsal bir çöküntünün eşiğinde olduğu her halinden belli olan deneyimli kanun adamının yakınlarına “Zenon gelse çözemez, yedi bitirdi beni bu dava, vallahi emekliliğimi isteyeceğim artık.” dediği bildiriliyor.
0
Bir klişe daha mı tarih oluyor?
30 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.

65.Asya Gazetecilik Kongresi Filipinlerin başkenti Manila'da yapıldı. Kuzey Kore delegesi Bay Kon-Kav-Mı (en önde) sakin yapısıyla insanların taktirini topladı
(Haber Merkezi) - Joseph French Jonson, 1893 yılında Pennsylvania Üniversitesi’ne bağlı olarak Wharton School of Business bünyesinde verdiği dünyanın ilk gazetecelik eğitimi dersinin sonlarına doğru genç gazeteci adaylarının gözlerinin içine bakıp “Beyler, haber bir köpeğin bir adamı ısırması değil, bir adamın bir köpeği ısırmasıdır” demesiyle dünyanın en ünlü klişelerinden birisi haline gelen ünlü deyiş, yaklaşık 115 yıl sonra Filipinler’in başkenti Manila’da 65incisi düzenlenen Asya Gazetecilik Kongresi’nde (Asian Journalism Congress) Çin, Güney Kore, Kuzey Kore, Tayland, Filipinler ve Kamboçya delegeleri tarafından öğle yemeğinde gaegogi (köpek eti) yenilerek protesto edildi. Gerçi daha Johnson’ın o ilk gazetecilik dersini verdiği günlerde, Kamboçya asıllı Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı Doç. Dr. Sun-Koy-Maun “Yahu biz memleketteyken haftada bir gaegogi yerdik. Hiç gazetelerde haber olduğuna rastlamadım. Bırakın bu işleri” diye itiraz etmişti. Buna rağmen kulaktan kulağa yayılan ve gerek 1908’de Missouri’de açılan ABD’nin ilk gazetecilik okulunda, gerek bu alandaki ilk lisansüstü eğitimi 1912 yılında vermeye başlayan Columbia Üniversitesi’nde ve gerek kıta Avrupasında ilk kez 1916 yılında Leipzig’de başlayan kurumsal gazetecilik eğitimi derslerinde kullanılmaya devam edilen bu ünlü deyiş günümüze kadar orjinal hali bozulmadan gelmişti.

Manila Hayvanseverler Derneği'ne üye göstericilerin polis köpeklerince ısırılmaları ve bunun gazetelerde yer alması ortaya ilginç paradokslar çıkardı
Peki ne oldu da yılların klişe lafı bir anda ayaklara düştü? Ne oldu da bu gizemli deyişin akıllarda yarattığı o “Yuh artık, o kadar da değil” düşüncesi bir anda yerini “Hayda, vallaha oluyormuş, boşuna gözümüzde büyütmüşüz onca yıl” küçümsemesine bıraktı? Yetkililer bunun nedenlerinin globalleşen dünyada artık sınırların kalkması ve internet aracılığıyla dünya insanlarının birbirleriyle kolayca haberleşebilmesi olduğunun altını çiziyorlar.
Günümüze değin hiç bozulmadan gelen bu dünyanın en ünlü klişesinin ateşli bir karşıtı olan ve Uzakdoğu Gazetecilik Birliği (Far East Journalism Association) genel sekreteri Kuzey Kore delegesi Kon-Kav-Mı, çeşitli ülkelerden kongreyi izlemeye gelen meslektaşlarına verdiği akşam yemeğinde, yaptıkları protesto ile ilgili ilginç şeyler anlattı.
“Ben köydeyken fakir olduğumuz için ayda bir gaegogi yerdik” diye sözlerine başlayan Kon-Kav-Mı, “İlçe ortaokulunda dereceye girip liseyi yatılı okuduktan sonra devlet bursu ile İngiltere’de gazetecilik okumaya başladım. Bu saçma deyişle ilk kez orada karşılaştım. Yaşadığım şaşkınlığı tahmin edebiliyorsunuzdur. Isırmadan köpek yenir mi yahu? Bir yaşıma daha girdim. Doğal olarak yaşamımın sonraki yıllarında bu anlamsız deyişin etkinliğini kırmaya ve saçmalığını kanıtlamaya adadım kendimi. Neyse ki temaslarım ve çalışmalarım belli bir seviyeye geldi. Artık uzakdoğunun duyarlı ülkelerinden tepki alabiliyoruz. Size mail kutumu göstersem bu konuyla ilgili ne kadar şikayet olduğunu anlardınız. Bu dünya sadece beyazlara ve siyahlara mı ait? Biz gencecik çocuklara ‘haber bir adamın tavuğu ısırmasıdır’ diyor muyuz yahu? Pes artık” diye devam etti.

Bir soruya sinirlenen Kon-Kav-Mı "kaiii" diye bağırmasının hemen ardından ünlü "kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği"ni yaparken
Suratından güler yüz eksik olmayan Kon-Kav-Mı, Manila Hayvanseverler Derneği’nin bina dışında yaptığı protesto gösterisi ve çıkan olaylar, polisin neden göstericilere bu kadar sert davrandığı ve daha da önemlisi protestocuları dağıtmak için neden eğitimli köpek kullanıldığı, bir şey mi ima edildiği konularında çok sakin ve olgun yanıtlar verdi. Buna rağmen masadaki Uruguay’lı gazetecinin Çin hükümetinin olimpiyatlar süresince Pekin’de köpek eti yenmesini yasaklaması ve lokantaların menülerinden çıkartılacağını ilan etmesi ile ilgili sorusuna dayanamayıp tek söz bile etmeden yalnızca “kaiii” diye inleyip, meşhur “kızgın çekik gözlünün yüzünü buruşturma tekniği” ile karşılık vermesine masada kalakalan basın mensuplarınca bir anlam verilemediyse de, masayı terk etmeden önce başını öne eğerek herkesi tek tek saygıyla selamlaması “Ne kadar yenmeyecek zerzevat, mahlukat varsa yiyor bu adamlar ama Allah için selamı saygıyı da elden bırakmıyorlar” dedirtti.
0
Morra dünyasından son haberler
26 Temmuz 2008 tarihinde moz tarafından yazıldı. Kategori: Haber Merkezi
(Spor Haberleri) - İtalyan Morra Birliği (Italian Morra Association in Camerano) Başkanı Oriano Mercante, bu yıl sonu Porto Riko’da düzenlenecek olan Dünya Morra Şampiyonası’nda iddialı olduklarını belirtti.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.

Geçen yıl Malta'da yapılan Avrupa Şampiyonası final maçının son anları. Durum 9-9'ken son oyunda Belçikalı oyuncu Herenveen'in (sağda) "yedi" rakibi Galyano'nun (solda) ise "altı" dediği an. Şampiyon Belçika olurken İtalyan oyuncular adeta yıkılmışlardı.
Katıldığı özel bir turnuvada yenilgiyi hazmedemeyip yumruğunu hırsla masaya vurduğu için serçe parmağı kırılan ve yedi aydır yarışmalardan uzak kalan Dani Guiseppe’nin yeniden milli forma altında yarışabileceğinin açıklanmasının ardından çok daha güçlü bir hale geldiklerini belirten Mercante “Geçen yıl Malta’daki Avrupa Şampiyonası finalinde Belçika’ya yenildiğimiz o son oyunu unutmak mümkün değil. Hepimiz adeta yıkılmıştık. Yine de hayat devam ediyor ve önümüze bakıyoruz. Dünya Şampiyonası için çok iddialıyız” dedi. Bu oyunun Roma imparatorluğu devrinde ataları tarafından icat edildiğini savunan İtalyan’ların bu kadar iddialı olmalarına şaşırmamak gerek elbette.
İki kişiyle oynanan ve yarışmacıların aynı anda, elleriyle birden beşe kadar herhangi bir sayıyı işaret edip, ağızlarıyla iki elin toplam sayısını tahmin etmelerine dayanan ve günümüzde en çok tanınan sporların başında gelen morra oyununun geçmişi, son aylarda ortaya atılan iddialarla yeniden tartışılmaya başlandı. Bazı spor tarihçileri oyunun başlangıcını, İtalyan meslektaşlarının aksine Roma’ya değil Eski Mısır’a dayandırıyorlar. Geçen bir kaç ayı “Mısır mı Roma mı?” tartışmalarıyla hatta atışmalarıyla geçiren morra camiasının dünyanın gözü önünde düştüğü bu küçültücü durumdan nasıl çıkacağını, işin aslının ne olduğunu, bu kargaşanın futbol ve bilardo gibi rakip sporların işine yarayıp yaramadığını bu sporun önde gelen isimlerinden Oriano Mercante’ye sorduk. Deneyimli morra yöneticisi konuyla ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:
Öncelikle bu soru için sizin şahsınızda tüm Abartma Tozu ekibine teşekkür ederim. Çok doğru bir noktaya parmak bastınız. Hiç düşündünüz mü, neden futbolun İngilizler tarafından icat edildiği hususu bu kadar araştırılmıyor da morranın tarihi didik didik ediliyor? Bunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. Kimse bana bunun yalnızca bir araştırma olduğunu, morranın dünyadaki en popüler oyun olmasıyla ilgisi olmadığını anlatmaya kalkmasın. Ben son aylardaki gelişmeleri hayretler içinde izliyor ve bunun bir komplo olduğunu düşünüyorum.

Roma'daki Fernesina'nın yalancı mermerlerinden birinde morra oyunu betimlenmiş ve İtalyanlar oyunu bu tarihe dayandırarak sahiplenmişlerdir. (Soldaki resim) Aksi görüşteki bazı spor tarihçileri ise Mısır Orta İmparatorluk devrinden kalma Beni-Hasan mezarında bulunmuş kimi hiyerogliflerde morra oyununun yer aldığına dikkat çekerek tartışmaya yeni bir boyut getirdiler. (Sağdaki resim)
Diğer taraftan şampiyona için elemelere 5 kıtada devam edildi. Gecenin en süpriz sonucunu Avrupa kıtası elemelerinde Hollanda’yı 10 – 4 yenen Slovenya ile birlikte Asya elemelerinde şampiyonanın en büyük favorilerinden biri olarak gösterilen Moğolistan’ı 10-9 yenen Nepal alırken, diğer favoriler zorlanmadan galip gelmeyi bildiler.
































