3
Uzay Yolu - Star Trek
8 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1966 yılında bugün, Uzay Yolu dizisinin ilk bölümü ABD’de NBC televizyon kanalında yayınlandı. O zaman hiçkimse bu dizinin sonraki yıllarda 6 farklı TV dizisi (toplam 716 bölüm), 11 uzun metrajlı film (biri halen post-prodüksiyon aşamasında), çok sayıda kitap ve kendine has bir alt kültür doğuracak büyüklüğe ulaşacağını tahmin etmiyordu.
Uzay Yolu efsanesine göre, insanlık 21. yüzyılda yaşanan nükleer savaş ve ardından gelen felaket sonrasında uzayda ışıktan hızlı yolculuk edebilecek teknolojiyi geliştirir ve galaksideki diğer uygarlıklarla biraraya gelerek Birleşik Gezegenler Federasyonu’nu oluşturur. Sistemin para değil, bilgi ve araştırma üzerine kurulu olduğu yarı ütopik bir düzen içerisinde Federasyona dahil olmayan güçlerle sürdürülen mücadele, Uzay Yolu maceralarının belkemiğini oluşturur.
Kullandığı semboller başka bir çağa ait olsa da, Uzay Yolu 60′ların dünyasının sorunlarını ve çelişkilerini yansıtan bir ayna gibidir. Dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry, “kendine has kuralları olan yeni bir evren kurarak, cinsellik, din, Vietnam, politika ve kıtalararası füzeler gibi konular hakkında mesajlar verdik. Neyse ki bunları semboller aracılığıyla aktardığımız için tümü televizyon kanalının denetiminden geçti” demiştir. Dizinin sonraki türevleri de bu geleneği sürdürerek kendi dönemlerinin önemli sorunlarını ele almaya devam etmişlerdir.
Dizinin açılışında yer alan ve sloganı haline gelen “daha önce hiçkimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” sözü Beyaz Saray’ın uzay yarışıyla ilgili bir kitapçığından alınmıştır. Kaptan Kirk - Spock - McCoy üçlemesi de klasik mitolojik anlatımdan esinlenmektedir.
Dizinin popülerliği sadece yayınlarla sınırlı kalmamış, Uzay Yolu konvansiyonları düzenlenmeye başlamış, kendi alt kültürünü yaratan dizinin hayranlarına “Trekkie” veya “Trekker” adı verilmiştir. Günümüzde halen sürmekte olan bu konvansiyonlar, zaman zaman Roddenberry ve dizi oyuncularının da katıldığı önemli toplantılar haline gelmiştir.
Roddenberry, “Uzay Yolu’nun Yapımı” adlı araştırma kitabına verdiği röportajda, dizinin ana karakteri Kaptan Kirk’ün Iowa eyaletinde doğduğunu belirttikten sonra, bu eyaletteki Riverside şehir konseyi oy birliğiyle Riverside şehrini Kirk’ün gelecekteki resmi doğum yeri olarak ilan etmiş, Roddenberry bu kararı onaylamıştır.
“Uzay Yolu” adını taşıyan ve maceranın şimdiye kadar anlatılan bölümlerinden daha geriye giderek başlangıcını anlatan bir film (prequel) halen post-prodüksiyon aşamasında olup, 2009 yılı Mayıs ayında gösterime girmesi hedeflenmektedir.
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1966 yılında bugün, Uzay Yolu dizisinin ilk bölümü ABD’de NBC televizyon kanalında yayınlandı. O zaman hiçkimse bu dizinin sonraki yıllarda 6 farklı TV dizisi (toplam 716 bölüm), 11 uzun metrajlı film (biri halen post-prodüksiyon aşamasında), çok sayıda kitap ve kendine has bir alt kültür doğuracak büyüklüğe ulaşacağını tahmin etmiyordu.
Uzay Yolu efsanesine göre, insanlık 21. yüzyılda yaşanan nükleer savaş ve ardından gelen felaket sonrasında uzayda ışıktan hızlı yolculuk edebilecek teknolojiyi geliştirir ve galaksideki diğer uygarlıklarla biraraya gelerek Birleşik Gezegenler Federasyonu’nu oluşturur. Sistemin para değil, bilgi ve araştırma üzerine kurulu olduğu yarı ütopik bir düzen içerisinde Federasyona dahil olmayan güçlerle sürdürülen mücadele, Uzay Yolu maceralarının belkemiğini oluşturur.
Kullandığı semboller başka bir çağa ait olsa da, Uzay Yolu 60′ların dünyasının sorunlarını ve çelişkilerini yansıtan bir ayna gibidir. Dizinin yaratıcısı Gene Roddenberry, “kendine has kuralları olan yeni bir evren kurarak, cinsellik, din, Vietnam, politika ve kıtalararası füzeler gibi konular hakkında mesajlar verdik. Neyse ki bunları semboller aracılığıyla aktardığımız için tümü televizyon kanalının denetiminden geçti” demiştir. Dizinin sonraki türevleri de bu geleneği sürdürerek kendi dönemlerinin önemli sorunlarını ele almaya devam etmişlerdir.
Dizinin açılışında yer alan ve sloganı haline gelen “daha önce hiçkimsenin gitmediği yere cesaretle gitmek” sözü Beyaz Saray’ın uzay yarışıyla ilgili bir kitapçığından alınmıştır. Kaptan Kirk - Spock - McCoy üçlemesi de klasik mitolojik anlatımdan esinlenmektedir.
Dizinin popülerliği sadece yayınlarla sınırlı kalmamış, Uzay Yolu konvansiyonları düzenlenmeye başlamış, kendi alt kültürünü yaratan dizinin hayranlarına “Trekkie” veya “Trekker” adı verilmiştir. Günümüzde halen sürmekte olan bu konvansiyonlar, zaman zaman Roddenberry ve dizi oyuncularının da katıldığı önemli toplantılar haline gelmiştir.
Roddenberry, “Uzay Yolu’nun Yapımı” adlı araştırma kitabına verdiği röportajda, dizinin ana karakteri Kaptan Kirk’ün Iowa eyaletinde doğduğunu belirttikten sonra, bu eyaletteki Riverside şehir konseyi oy birliğiyle Riverside şehrini Kirk’ün gelecekteki resmi doğum yeri olarak ilan etmiş, Roddenberry bu kararı onaylamıştır.
“Uzay Yolu” adını taşıyan ve maceranın şimdiye kadar anlatılan bölümlerinden daha geriye giderek başlangıcını anlatan bir film (prequel) halen post-prodüksiyon aşamasında olup, 2009 yılı Mayıs ayında gösterime girmesi hedeflenmektedir.
0
Dagen H
3 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1967 yılında bugün, İsveç’te trafiğin akışı yolun solundan sağına aktarıldı. Högertrafikomläggningen (trafiğin sağa aktarılması) 40 yıldır tartışılan ve halkın sıcak bakmadığı bir konuydu. 1955′te bu konuda yapılan bir referandumda halkın % 83′ü yolun solunda gitmekten memnun olduğunu belirtmişti. Devlet buna rağmen trafiği sağa aktarma konusundaki ısrarını sürdürdü ve 1963 yılında değişikliğin yapılması karara bağlandı. Değişiklik tarihi olarak 3 Eylül 1967 benimsendi; bu tarih Dagen H (H günü) olarak adlandırıldı.
Devletin bu konudaki ısrarının nedenleri vardı: Öncelikle, İsveç’in tüm komşularında trafik sağdan akıyordu; bu durum özellikle Norveç’e gidildiğinde veya Norveç’ten konuklar geldiğinde dar yollarda sollama/sağlama esnasında kafa kafaya çarpışmalara yol açmaktaydı. İkincisi, otomobillerin farları (günümüzde olduğu gibi) karşıdan gelen sürücünün gözünü almamaları ve yol kenarındaki tabelaları aydınlatmaları için hafifçe “dışa doğru” ayarlanmaktaydı; İsveç’le Norveç’in “dışa doğru” ayarları birbirine ters olduğu için karşı karşıya geldiklerinde sürücülerin gözlerini alıp kaza riskini artırıyordu.
Dagen H için hazırlıklar 4 yıl sürdü ve psikologların da katkıda bulunduğu bir eğitim programı uygulandı. Bu program kapsamında Dagen H logosu, kadın iç çamaşırı dahil olmak üzere, akla gelebilecek her yerde kullanıldı. Trafik sağa geçtikten sonra kullanılacak işaretler, levhalar ve yer çizgileri önceden hazırlanıp üzerleri siyah bantlarla kaplandı. Tek yönlü sokaklarda otobüs durakları yolun karşı tarafına alındı. 1000′in üzerinde yeni otobüs satın alındı, 8000 otobüsün kapılarının yeri değişti, değiştirilemeyenler Pakistan’a ve Kenya’ya satıldı. Çoğu şehirde tramvaylar hizmetten kaldırıldı.
Dagen H gelip çattığında, gece saat 01:00′den 06:00′ya kadar tüm trafik yasaklandı. Bu süre boyunca görevliler levhaların ve çizgilerin üzerindeki siyah bantları çıkardılar. Zorunluluk gereği yolda olan araçlar 04:50′de tamamen durdu; dikkatlice yolun diğer tarafına geçip yollarına devam etti.
Dagen H sonrasında ülke genelinde trafik kazalarında önemli bir düşüş oldu. Çoğu yaşlı sürücü, yeni düzene uyum sağlamaktansa otomobil kullanmaktan vazgeçmeyi yeğledi. Ölümle sonuçlanan kaza miktarında önemli bir düşüş gözlendi. Kimileri bunu sağdan akan trafiğin sürücülerin yolu daha iyi görmelerini sağlayan psikolojik etkenlere, kimi yeni sistemin getirdiği tedirginlik dolayısıyla herkesin daha dikkatli davranmasına, kimi de yasal hız sınırının geçici olarak 10 kilometre aşağı çekilmesine bağladı.
İsveç’teki trafik kazası oranı, Dagen H’den itibaren iki yıl içinde eski düzeyine geri döndü.
3
İlk bilim kurgu filmi
1 Eylül 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1902 yılında bugün, ilk bilim kurgu filmi olarak kabul edilen Le Voyage Dans la Lune (Ay’a Yolculuk, A Trip to the Moon) Fransa’da gösterime girdi. Georges Méliès’nin yazıp yönettiği, prodüktörlüğünü yaptığı ve oynadığı bu 14 dakikalık sessiz film, kısa süre içinde tüm dünyada son derece popüler hale geldi. Bunun en önemli nedeni, filmde o dönemin teknolojik kısıtlamalarının son derece yaratıcı yöntemlerle aşılması ve o zamana kadar görülmemiş animasyon ve özel efekt yöntemlerinin kullanılmasıydı.
Filmde, altı cesur astronot Ay’a gitmek üzere mermiye benzeyen bir kapsüle biner. Kapsül bir top aracılığıyla Ay’a doğru fırlatılır ve Ay’daki insan yüzünün (Türkçe’de Aydede diye adlandırdığımız zat-ı muhterem) tam gözüne isabet eder. Bu “yumuşak iniş”in ardından Ay yüzeyine çıkan ekip, Ay’da yaşayan çeşitli canlılar ve tanrılarla cebelleşir ve… neyse filmin sonunu anlatmayalım.
Yapımcı ve yönetmen Méliès, filmi Fransa’dan sonra ABD’de gösterime sokarak önemli bir getiri sağlamayı planlıyordu. Ancak Thomas Edison’ın film teknisyenlerinin ondan önce davranıp gizlice filmin kopyalarını çıkarmaları ve tüm ABD’ye dağıtmaları sonucunda Méliès filmden beklediği geliri elde edemedi ve sonuçta iflas etti (korsan “paylaşımın” yeni bir olay olmadığını ve en az yüz yıldır yaratıcılığı baltaladığını gösteren bir ibret öyküsü!).
1902′deki gösterimden sonra filmin bazı bölümleri kayboldu, fakat tam 100 yıl sonra, 2002′de, Fransa’daki bir çiftlikte filmin eksiksiz bir kopyası bulundu. Baştan sona elle renklendirilmiş olan bu kopya, dijital ortamda yenilenerek satışa sunuldu.
Ay’a Yolculuk’ta kullanılan görsel efektler zamanının çok ötesinde olsa da, eleştirmenler filmin sinema dili açısından “ilkel” bir yapıya sahip olduğunu kaydetmişlerdir. Filmin kurgusu, bilindik sinema anlatımından ziyade, ilginç birtakım sahnelerin ardarda eklenmesinden ibaret gibidir; filmde kurgu, anlatım unsuru olmaktan çok işlevsel bir görev taşımaktadır.
0
Osmanlıların zafer günü
29 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1526: Mohács (Mohaç) savaşında, Kanuni Sultan Süleyman komutasındaki Osmanlı ordusu, Macaristan ve Bohemya Kralı II. Louis komutasındaki Macar ordusunu yendi. Bu olay Macaristan topraklarının kontrolünün Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya İmparatorluğu ve Transilvanya Prensliği arasında pay edilmesini sağladı. Macaristan İmpratorluğu’nun çöküşü olarak bilinen Mohaç savaşı, Macar halkının kollektif hafızasında önemli bir travma yaratmıştır. Günümüzde dahi, başına talihsiz olaylar gelen kişilere teselli babında söylenen “Mohaç’ta daha fazlası kaybedilmişti” (Több is veszett Mohácsnál) sözü bu dönemden kalmadır.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
Zafer Bayramı olarak kutladığımız 30 Ağustos’tan bir gün öncesi de görünüşe göre Osmanlı ordusu için zaferlerle dolu bir günmüş. Bu tarihlerde bir ilginçlik olmalı. Devletlerin de burçları ve buna göre şekillenen talihleri var mıdır acaba? Herneyse, bakın 29 Ağustos tarihinde neler yapmış Osmanlı ordusu:
29 Ağustos 1521: İlk kez 1440 yılında kuşatılan Nándorfehérvár şehri (bugünkü adıyla Belgrad), 80 yıl direndikten sonra ele geçirildi. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’a ve Doğu Avrupa’ya ilerleme stratejisinde dönüm noktalarından biri oldu.
29 Ağustos 1541: Buda (bugünkü Budapeşte’nin batı yarısı) ele geçirildi. Yaklaşık 150 yıl sürecek olan Osmanlı mevcudiyeti sırasında inşa edilen camiler, medreseler, okullar ve çeşmeler 1699 yılında Osmanlı’ların geri çekilmesiyle yerle bir edildiyse de, Osmanlıların Buda’daki termal su kaynakları üzerine inşa ettikleri hamamlara dokunulmadı ve günümüz Budapeşte’sinin önemli unsurlarından biri olan kaplıca geleneği bu şekilde başladı. 1550 yılında Osmanlılar tarafından inşa edilen Rudas hamamı halen kullanılmakta olup, kubbesi ve sekizgen havuzu ile Osmanlı mimarisinin tipik özelliklerini günümüze getirmektedir.
2
Savaşlar günü
27 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
Tarihte bilinen en kısa savaş, 1896 yılında bugün İngiltere ve Zanzibar arasında yaşandı. Zanzibar Sultanının ölümü ve yerine meşru yollarla gelen yeni Sultanın İngiltere tarafından benimsenmemesi nedeniyle çıkan savaş, İngiliz birliklerinin sarayı ve haremi yerle bir etmesiyle birlikte 40 dakika içinde sona erdi. Devrik Sultan Alman Konsolosluğuna sığındıktan sonra Tanganika’ya kaçtı. Tahta çıkarılan İngiltere destekli yeni Sultan, kısa bir süre sonra ülkede köleliği yasakladı.
Konu savaştan açılmışken, 1928 yılında bugün imzalanan Kellogg-Briand Paktı’na değinmeden geçmek olmaz. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Aristide Briand, Birinci Dünya Savaşı’nın yaralarının sarıldığı bir dönemde ülkesi ile ABD arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmasının hoş olacağını düşünerek bu yönde bir teklif getirse de, yine dönemin ABD Dışişleri Bakanı Frank Kellogg buna pek yanaşmadı. Ülkesini böyle bir taahhüdün altına sokarak manevra sahasını daraltmak ve özgürlüğünü kısıtlamak istemiyordu.
Uluslararası ilişkilerde “ben seninle saldırmazlık anlaşması imzalamak istemiyorum” nasıl denir? Kellogg’un bulduğu çözüm, diplomasi sanatının her türlü inceliğini içinde barındırıyordu: hayır demeden hayır demeyi başaran ve üstelik bunu altın yaldızlarla süsleyen bir çözümdü bu.
Anlaşma sadece ABD ile Fransa arasındaki ikili bir düzenleme olarak kalmayacak, her ülkenin katılımına açık bir Pakt haline getirilecekti. Paktı imzalayan ülkeler, uluslararası ilişkilerde savaşın bir yöntem olarak kullanılmasını lanetleme konusunda fikir birliği yapmış olacaklardı. Kısacası, Briand’ın fikri hiçbir işe yaramayacak kadar sulandırılmış ve amacından uzaklaştırılmış olacaktı.
Kellogg’un diplomatik manevrası başarılı oldu ve Kellogg-Briand Paktı 1928 yılında bugün Avusturalya, Belçika, Kanada, Çekoslovakya, Fransa, Almanya, Hindistan, İrlanda, İtalya, Japonya, Yeni Zelanda, Polonya, Güney Afrika, İngiltere ve ABD tarafından imzalandı. Türkiye’nin 1929 yılında katıldığı Pakt’a, sonuçta 61 ülke üye oldu.
Paktın hiçbir işe yaramadığı, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle net bir şekilde ortaya çıktı.
0
“Büyük Ay aldatmacası”
25 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1835 yılında bugün, New York Sun gazetesinde daha sonra “Büyük Ay aldatmacası” olarak bilinecek olan altı makalelik bir yazı dizisinin ilk bölümü yayınlandı.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
Dönemin en tanınmış astronomlarından Sir John Herschel’in asistanı olduğunu iddia eden Dr. Andrew Grant’in imzasını taşıyan yazılarda, tamamen yeni prensiplere göre çalışan dev bir teleskop ile yapılan gözlemler sonucunda Ay’da hayat bulunduğuna dair kesin kanıtlar elde edildiği açıklanmakta ve gözlemlenen yaratıklar ayrıntılı olarak tanıtılmaktaydı.
Yazılara göre, Ay’da bizonlar, keçiler, boynuzlu atlar, kuyruksuz kunduzlar ve yarasa gibi kanatları olan insansı yaratıklar yaşamaktaydı. Ağaçlar, okyanuslar ve kumsallar vardı.
Yazılar inanılmaz olsa da, Sir John Herschel adına duyulan güvenden dolayı uzun süre doğru olarak kabul edildi. Tümünün aldatmacadan ibaret olduğu haftalar sonra ortaya çıktı. Herschel ilk başta yazıları keyifle okuduğunu söyleyerek kendi bulgularının bu kadar eğlenceli olmadığını belirtti; ancak kısa süre sonra yazılara inanmakta direnen insanların sürekli kendine yönelttikleri sorulardan bunaldı. Yazılarda imzası bulunan Dr. Andrew Grant’in uydurma bir isim olduğu ortaya çıktı; yazıları gerçekte kimin yazdığı tam olarak bilinemedi.
Yazıların neden yazıldığına ilişkin çok sayıda spekülasyon yapıldı (gerçi biz Abartma Tozu ekibi olarak kendilerini gayet iyi anlıyoruz). Öncelikle o zamanlar sınırlı tirajı olan New York Sun’ın tirajını artırmak için böyle bir sansasyona başvurduğu söylendi. Gerçekten de gazetenin tirajı bu yazılar ile yükselmiş ve bir daha düşmemişti. New York Sun artık birinci ligde oynuyordu (bu arada yazılar hiçbir zaman tekzip edilmedi).
Rivayete göre yazıların bir diğer hedefi de o dönemin abartılı astronomik iddialarıyla dalga geçmekti. Çok kısa süre önce Münih Üniversitesi’nden yapılan bir açıklamada, Ay’da çok sayıda farklı canlı türünün bulunduğu ve bunlar tarafından inşa edilen yapılara ilişkin belirtilerin gözlemlendiği açıklanmıştı. Yine o dönemde çok popüler olan bir “Hristiyan Filozof” kitabında sadece güneş sisteminde 21 trilyonun üzerinde canlı bulunduğunu, Ay’da 4.200.000.000 civarında canlı olması gerektiğini iddia etmişti.
Bu yazıların, kısa bir süre önce kendi Ay aldatmacasını yazmış olan Edgar Allan Poe için ilham kaynağı olduğu ve aynı gazetede yayımlanan “Balon Aldatmacası” adlı öyküsünü bu yazılardan esinlenerek yazdığı söylenir. Poe’nun bu öyküsü, bilinen ilk bilim-kurgu öyküsü olarak kabul edilmektedir.
2
Otto Witte
13 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
Otto Witte, beş günlüğüne de olsa Arnavutluk Kralı olmayı başardığını iddia eden Alman kökenli bir sirk akrobatı ve gösteri sanatçısıdır.
1913 yılında Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrıldığında, ülkedeki Müslümanlar, Padişahın kuzeni olan Halim Eddine’yi tahta çıkarmak üzere Arnavutluk’a davet ettiler. Eddine’nin fotoğraflarını gorüp kendisine ne kadar benzediğini farkeden Witte, kılıç yutma gösterileri yapan arkadaşı Max Schlepsig ile birlikte Durres’e (Dıraç) giderek kendini Eddine olarak tanıtmayı ve 13 Ağustos 1913 tarihinde tahta geçmeyi başardığını iddia etti.
İddiasına göre, Witte, beş gün boyunca yeni hükümdar için hazırlanan haremin tadını çıkarıp, Karadağ’a savaş ilan ettikten sonra, foyasının meydana çıkması sonucu hazineden önemli miktarda servet alarak haremin de yardımıyla ülkeden kaçmayı başarmıştır.
Sonradan yapılan röportajlarda Witte’nin iddiasının olanaksızlıklarla ve çelişkilerle dolu olduğu ortaya çıkmış ve ifadelerinin hiçbiri yerel kaynaklarca doğrulanmamış olsa da, Almanya’da meşhur olmasına yetmiştir. Berlin valiliği, Witte’nin resmi kimlik belgesinde “Eski Arnavutluk Kralı” ibaresini taşımasına izin vermiştir. Witte ömrünün sonuna dek kendisine bu ünvanla hitap edilmesi konusunda ısrar etmiş ve sonuçta sözkonusu ünvan mezar taşına işlenmiştir.
4
Marilyn Monroe’nun ölümü
5 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1962 yılında bugün, ünlü aktrist Marilyn Monroe evinde ölü bulundu. Henüz 36 yaşındaydı. Ölüm nedeninin “akut barbiturat zehirlenmesi” olduğu açıklandı; fakat delil yetersizliğinden dolayı Monroe’nun ölümü resmi kayıtlara “intihar” olarak geçmedi ve 20. yüzyılın en çok tartışılan komplo teorilerinden biri haline geldi.
1970′lerde yapılan bir röportajda, olay yerine ilk ulaşan polis memuru olan Jack Clemmons, Monroe’nun hizmetçisinin yapılan sorgulamada tuhaf bir ifade verdiğini ve soruları cevaplamaktan kaçındığını söyledi. Hizmetçinin, Monroe’nun psikoloğu tarafından Monroe’nun ilaç kullanımını ve intihar eğilimini gözetlemekle görevlendirildiği bilinmekteydi.
Court TV kanalı tarafından yapılan bir araştırmada, Monroe’nun psikoloğunun kendisine yeni bir ilaç verdiği, ancak Monroe’nun bu ilaçla birlikte eskiden aldığı bir ilacı kullanmaya devam ettiği ve bu iki ilacın etkileşiminin ölümüne sebep olduğu iddia edildi.
CBS televizyon kanalında yayınlanan 48 Hours programında yer verilen bir iddiaya göre ise, Monroe, ölümünden önceki aylarda California’da katıldığı bazı davetlerde dönemin başkanı John F. Kennedy ile tanışmış ve yakınlaşmıştı. Programda, başkan ile Monroe arasında bir ilişki olduğunun gizli servis tarafından gayet iyi bilindiği ve bir “güvenlik riski” olarak değerlendirildiği, “aptal sarışın” görünümüne rağman Monroe’nun politikayla çok ilgili olduğu ve başkanla hassas konuları tartıştığı, daha önce Meksika’da tatildeyken komünist görüşlü bazı ABD vatandaşlarıyla arkadaşlık ettiğinin belirlendiği açıklandı. Bu teoriye göre, Monroe’nun ölümü, algılanan “güvenlik riski” ni gidermek amacıyla gizli servis tarafından düzenlenen, intihar süsü verilmiş bir cinayetti.
0
Köpüklü şarap karmaşası
4 Ağustos 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
315 yıl önce bugün, Fransa’nın Epernay şehri yakınındaki Hautvilliers kilisesinde rahip olan Dom Perignon, köpüklü şarabı icat etmemiştir.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1600′lerin sonunda şarap üretimi halen göz kararı yöntemlerle yapılmaktaydı. Bazı yıllar, sonbaharda havaların fazlaca serinlemesiyle fermentasyon süreci yavaşlamakta ve taze şarap, fermentasyonunu tamamlamadan şişelenmekteydi. Bu şişeler aynen birer saatli bomba gibiydi; ilkbaharda havaların ısınmasıyla birlikte yarım kalan fermentasyon süreci tekrar başlayınca şişenin içinde inanılmaz bir basınç yaratıyor ve şişenin patlamasına neden oluyordu. Genellikle şarap mahsenindeki şişelerden birinin patlaması zincirleme reaksiyona neden oluyor ve sıradan tüm şişeler patlıyordu; bu da hem orada çalışanları hem de üretimi tehlikeye sokuyordu.
Kontrollü olarak uygulandığında köpüklü şarap elde edilmesini sağlayan bu yöntem, Dom Perignon için sorunların en büyüğüydü. Hautvilliers kilisesinin şarap sorumlusu olarak görev yaptığı sürece, sonraki yıllarda şarap üretiminde standart uygulama haline gelecek olan çok sayıda düzenlemeyi geliştiren Dom Perignon’un tüm çabası, şarabın köpüklenmesini engellemek olmuştur.
Buna rağmen Dom Perignon’un tüm dünyada köpüklü şarabın mucidi olarak tanınması, 1800′lü yıllarda aynı kilisede görev yapan Dom Groussard adındaki bir rahibe atfetdilmektedir. Groussard, kilisesinin tarihsel değerini ve prestijini artırmak için, Dom Perignon’un köpüklü şarabı orada icat ettiği de dahil olmak üzere çok sayıda abartılı veya yanıltıcı haberin kaynağı olmuştur (Abartma Tozu “Daha da neler?” ödülüne aday gösterilesi bir çaba).
Günümüzde en tanınmış köpüklü şarap (şampanya) üreticilerinden biri, Dom Perignon ismini marka olarak kullanmaktadır. İnternetteki “tarihte bugün” temalı sitelerin çoğunda, 4 Ağustos 1693, Dom Perignon’un köpüklü şarabı icat ettiği tarih olarak yer almaktadır (bu arada, yapımı neredeyse 1 sene süren köpüklü şarabın nasıl bir günde icat edilebileceği de ayrı merak konusudur).
1
Mars’taki insan yüzü
31 Temmuz 2008 tarihinde Doruk Somunkıran tarafından yazıldı. Kategori: Günlük Yazılar
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.
Richard Hoagland’ın başını çektiği kimi yorumcular ise, yüzün, çok uzun zaman önce yokolmuş bir Mars uygarlığının kalıntısı olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddia ve görüntünün inandırıcılığı sayesinde Mars’taki insan yüzü popüler kültürde kendine yer edinmiş ve filmlere (Mission to Mars), televizyon dizilerine (The X-Files) ve popüler müzik parçalarına (Muse: Knights of Cydonia) konu olmuştur.
1976 yılında bugün, NASA, Viking 1 uzay aracı tarafından çekilen ünlü “Mars’taki insan yüzü” fotoğrafını yayınladı.
Viking 1′den alınan ilk fotoğrafları inceleyen bilimadamları, Mars’ın “Cydonia Mensae” diye adlandırılan bölgesine ait fotoğraflarda görülen insan yüzünü ilk başta “ışık ve gölge oyunu” diyerek gözardı ettiler. Ancak Viking 1′in Mars etrafındaki yörüngesinde 35 kez daha döndükten sonra gönderdiği yeni görüntülerde yüz yeniden belirlendi.
NASA’nın resmî açıklaması, Mars’taki insan yüzünün, doğal yoldan oluşmuş bir tepeden ibaret olduğu, insan yüzüne olan benzerliğin ise bakış açısı ve ışık-gölge açısı nedeniyle ortaya çıkan bir yanılsamadan kaynaklandığı yönündedir.










